Lise boyunca, üniversite boyunca ve benimle uğraşmanın çok zahmetli olduğunu anlayıp beni terk edeceğini sandığım her yıl yanımda kaldı. Aramızdaki fark mı? Onun bir evi vardı. Benimse abimden gelen ve geri dönmememi söyleyen bir mesajım…
Bu yüzden onu şehre kadar takip ettim; bu bir takıntı değil, sadece hayatta kalma çabasıydı. Dairem küçük, gürültülü ve zar zor ayakta duran bir yerdi ama benimdi. Beren bir gün elinde market poşetleri ve benim hiç inanmadığım bir iyimserlikle kapımda belirdi.
“Perdeye ihtiyacın var,” dedi. “Kira parasına ihtiyacım var,” diye cevap verdim.
Dedesi Hikmet Bey ile bu şekilde tanıştım. Malikanesini ilk ziyaret ettiğimde kendimi tamamen oraya ait olmayan biri gibi hissettim. Sadece gümüş takımlar bile gözümü korkutmaya yetmişti. Hikmet Bey bunu fark etti.
“Çatal bıçak takımıyla pazarlık etmenin özel bir sebebi var mı?” diye sordu.
Her şey böyle başladı. O günden sonra benimle farklı bir şekilde konuştu. Beni dinledi. Şeyleri hatırladı.
Bir keresinde, “Her şeyin güzelliğinden önce fiyatına dikkat ediyorsun,” dedi. “Çünkü neyin güzel kalacağına fiyat karar veriyor,” diye cevap verdim.
Hafifçe gülümsedi. “Bu ya bilgelik ya da hüzün.” “Muhtemelen her ikisi de.”
Beren bu aradaki bağı fark etmişti. “Dedem seni seviyor,” dedi. “Teşekkür etmemi seviyor,” diye şaka yaptım.
Ama bir gece, Hikmet Bey beklenmedik bir şey sordu: Devamını okumak için diğer sayfaya gecebilrisiniz.