Beş hafta önce kızımız Defne'yi kucağıma aldığımda tek hissetmem gerekenin mutluluk olduğunu sanıyordum. Kocam Burak ile bu anın hayalini tam iki yıldır kuruyorduk. Ancak bebek doğduğu an, kocamın yüzündeki o tuhaf ifade benim için her şeyi altüst etti. İkimizin de saçları ve gözleri koyu kahverengi olmasına rağmen, kızımız sapsarı saçlı ve masmavi gözlü doğmuştu.
Gördükleri karşısında sarsılan Burak, benden derhal bir babalık testi yaptırmamı isteyerek eşyalarını topladı ve ailesinin evine taşındı. Yetmezmiş gibi kayınvalidem arayıp, eğer bebek onlardan değilse boşanma davasında beni "süründüreceğini ve donuma kadar soyacağını" açıkça ilan etti.
Günler süren o gergin bekleyişin ardından dün nihayet test sonuçları elimize ulaştı. Salonun buz gibi sessizliğinde Burak titreyen elleriyle zarfı açarken kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Gözleri kağıttaki satırları sessizce taradı. Birkaç saniye içinde yüzündeki o endişeli bekleyiş yerini dehşet verici bir şoka bıraktı; sonuçlara bakarken ağzı açık kalmış, adeta nutku tutulmuştu.
Aniden başını kaldırdı, gözlerimin içine öfke ve büyük bir karmaşayla bakarak, "Bunun komik olduğunu mu sanıyorsun, Aylin?" diye bağırdı.
Oysa asıl şok edici olan benim ona vereceğim cevap değil, o kağıtta yazan ve ikimizin de hayatını sonsuza dek değiştirecek olan o inanılmaz gerçekti...
"Bunun komik olduğunu mu sanıyorsun, Aylin?" diye bağırdı.
Sesi, salonun duvarlarında yankılanırken damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim. Öfkesi o kadar çiğ, o kadar gerçekti ki bir an nefes alamadım. Gözlerindeki karmaşa, yerini hızla hayal kırıklığına ve derin bir nefrete bırakıyordu.
"Ne... ne demek istiyorsun Burak?" diye kekeledim, titreyen ellerimle ona doğru bir adım atarak. "O kağıtta ne yazıyor?"
Zarfın içinden çıkardığı buruşuk raporu yüzüme doğru fırlattı. Kağıt süzülerek halının üzerine düştü. Eğilip alırken dizlerimin bağı çözülmüştü. Gözlerim kelimelerin üzerinde gezinirken kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu. Raporun en altındaki o kalın puntolu yazıyı gördüm: Babalık İhtimali: %0.
Gözyaşlarım kağıdın üzerine damlarken, "Burak, yemin ederim bu imkansız!" diye hıçkırdım. "Hayatım boyunca senden başka kimseyle olmadım. Bu test yanlış olmalı! Lütfen bana inan..."
Beni dinlemiyordu bile. Ellerini saçlarının arasına daldırmış, salonun ortasında delirmiş gibi volta atıyordu. "Annem haklıydı!" diye bağırdı histerik bir gülüşle. "Beni aptal yerine koydun. O sarışın bebek... Kimin o? Hangi adamın çocuğunu bana yamamaya çalıştın Aylin?!"
"Burak, dur!" diye çığlık attım. Kağıdı ona doğru uzatıyordum ama gözüm birden raporun zımbalanmış ikinci sayfasına takıldı. Test merkezindeki görevliler, kayınvalidemin 'her ihtimale karşı' fazladan ödediği parayla sadece babalık değil, kapsamlı bir soybağı analizi yapmışlardı. İkinci sayfada benim adım yazıyordu. Gözlerimi kırpıştırarak o satırı okumaya çalıştım. Zihnim kelimeleri algılamayı reddediyordu
Dünya o an ekseninden kaydı. Başım dönüyordu, midemdeki o korkunç kasılmayla birlikte yere yığıldım. "Burak..." diye fısıldayabildim sadece, sesim bir ölü fısıltısı kadar cılızdı. "İkinci sayfaya bak."
Öfkeden deliye dönmüş kocaman adımlarla yanıma geldi, kağıdı elimden hışımla çekip aldı. İkinci sayfaya baktığında yüzündeki o öfke maskesinin saniyeler içinde paramparça oluşunu izledim. Göz bebekleri büyüdü, dudakları aralandı. Kağıt parmaklarının arasından kayıp giderken, "Bu... bu nasıl olabilir?" diye fısıldadı. Sesindeki bütün o kibir ve suçlayıcılık silinmiş, yerine saf bir dehşet yerleşmişti.
İkimiz de aynı anda koridorun sonundaki odaya, beşiğinde mışıl mışıl uyuyan küçük Defne'ye doğru baktık. Beş haftadır gecemi gündüzüme kattığım, sütümle beslediğim, kokusunu içime çektiğim o melek... Benim değildi. Burak'ın da değildi.
"Hastane..." dedim ayağa kalkmaya çalışarak. "Doğumdan hemen sonra... Onu benden aldılar."
Zihnim o güne, o karmaşık saatlere geri döndü. Normal doğumum oldukça zor geçmişti, bitkin düşmüştüm. Defne'yi kucağıma verdiklerinde sadece birkaç dakika görebilmiştim. Sonra bir hemşire telaşla odaya girmiş, bebeğin solunumunda hafif bir düzensizlik olduğunu, rutin kontroller için onu yenidoğan yoğun bakım ünitesine götürmeleri gerektiğini söylemişti. Onu benden aldıkları o kısacık an, hayatımızın en büyük kabusunun başlangıcıydı. Tam altı saat sonra onu bana geri getirdiklerinde, yüzündeki o incecik şişlik inmiş, saçları kurumuş ve rengi açılmıştı. Yenidoğan bebeklerin değiştiğini düşünmüştüm, bir an bile şüphelenmemiştim.
Burak'ın gözlerindeki yaşı ilk defa o an gördüm. Yanıma çöküp kollarımdan tuttu. "Aylin... Bizim bebeğimiz nerede?"
O cümleyi duyduğum an içimdeki o vahşi, ilkel anne içgüdüsü patlak verdi. Mantığım devreden çıkmış, yerini sadece yavrusunu arayan bir aslanın öfkesi ve paniği almıştı. Üzerime ne giydiğimi bile hatırlamıyorum. Beş dakika içinde Defne'yi dikkatlice pusetsine yerleştirip arabaya bindik. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu, sileceklerin sesi kalbimin ritmine ayak uyduruyordu.
Hastanenin görkemli, cam kapılarından içeri nasıl girdiğimizi, başhekimin odasını nasıl bastığımızı hayal meyal hatırlıyorum. Güvenlik görevlileri bizi durdurmaya çalıştı ama Burak'ın "Çocuğumu çaldınız!" diye kükremesi bütün koridoru buz gibi bir sessizliğe boğdu. Başhekim odasından telaşla fırladı, elindeki kahve fincanı titriyordu. Raporları masasına fırlattığımda adamın rengi kül gibi oldu.
"Kamera kayıtları," diye tısladım dişlerimin arasından. "O günkü bütün kayıtları istiyorum. Benim kızım nerede? Onu kime verdiniz?!"
Saatler süren o kahredici bekleyiş, hastane yönetiminin panik halinde oradan oraya koşturması, polislerin gelmesi... Her şey bir film şeridi gibiydi. Arşivler açıldı, o gün doğan bebeklerin kayıtları tek tek incelendi. Ve acı gerçek gün yüzüne çıktı. Defne'yle aynı saatte, aynı katta doğan bir bebek daha vardı. Hemşirelerin nöbet değişimi sırasındaki o kahrolası, affedilmez dalgınlığı... İsim bileklikleri karışmıştı.
Başhekim yutkunarak elindeki dosyayı bize uzattı. "Diğer aile... Demirci ailesi," dedi sesi titreyerek. "Kayıtlara göre onlar da o gün taburcu olmuşlar."
Burak'la birbirimize baktık. Elimizdeki dosyada, bizim biyolojik kızımızı alıp evlerine götüren ailenin adresi yazıyordu. Hastaneden nasıl çıktık, o adrese nasıl sürdük bilmiyorum. Yol boyunca ikimiz de tek kelime etmedik. Arka koltukta uyuyan Defne'ye her baktığımda içim parçalanıyordu. O benim kızım değildi ama beş haftadır ona annelik yapmıştım. Onu geri vermenin düşüncesi bile nefesimi kesiyordu. Ya diğer aile? Benim gerçek kızımı büyüten o insanlar...
Şehrin diğer ucundaki lüks bir sitenin önünde durduk. Yağmur dinmişti ama hava hala kurşun gibi ağırdı. Asansörle altıncı kata çıkarken Burak elimi sımsıkı tutuyordu. İkimizin de elleri buz gibiydi.
Kapının ziline bastık. İçeriden gelen o incecik bebek ağlamasını duyduğum an, göğsüme bir bıçak saplandı. Adım gibi biliyordum; bu, benim kızımın sesiydi.
Kapı yavaşça aralandı. Karşımızda, yorgun ama gülümseyen gözlerle bize bakan, sapsarı saçlı ve masmavi gözlü bir kadın duruyordu; Defne'nin tıpatıp aynısı, biyolojik annesi.
Kadının kucağında ise, kapkara saçları ve simsiyah gözleriyle etrafa merakla bakan, burnu tıpkı Burak'a, gözleri ise tamamen bana benzeyen küçük bir bebek vardı.
Kadın şaşkınlıkla, "Buyurun, kime bakmıştınız?" diye sordu.
Boğazıma oturan o devasa düğümle konuşmaya çalıştım. Dünyanın en zor cümlesini kurmak üzereydim. Hayatımız bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. "Ben..." diye fısıldadım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Ben sanırım kucağınızdaki bebeğin annesiyim."