Acı vücudumda alevler gibi yayılıyordu ama zihnim buz gibi olmuştu.
“Volkan,” dedim sakince, “yanlış sakat ihtiyara çattın.”
Güldü. “Bir daha görüşmemek üzere.”
Telefon kapandı.
Hemşire yaklaştı. “Kemal Bey, iyi misiniz?”
Elimdeki seruma, sonra telefona baktım.
“Evet,” dedim. “Avukatımı arayın.”
Sabah olduğunda Selin düğün fotoğraflarını internete koymuştu bile: üzerinde ipek bir sabahlık, Volkan alnından öpüyor, parmağındaki pırlanta yüzük ışıkların altında bir tehdit gibi parlıyor.
Altına da şöyle yazmış: “Yeni hayat. Yeni yuva. Toksik insanlara yer yok.”
Hastanede yatarken fotoğrafa bakıyordum. Yanımda oturan Komiser Murat, Selin’in sunduğu belgelerin kopyalarını inceliyordu.
“Bu imzalar berbat,” dedi.
“Benim değiller çünkü,” diye yanıtladım.
Beni dikkatle süzdü. “Kızı evi çalmaya çalışan bir adam için fazla sakinsiniz.”
“Otuz sekiz yılımı adli muhasebeci olarak geçirdim,” dedim. “Hırsızlar sakin kalarak yakalanır.”
Bu, Selin’in unuttuğu ilk şeydi.
Mahalledeki o küçük vergi ofisini açmadan önce bankalar, sigorta şirketleri ve iki büyük federal dava için yolsuzluk soruşturmaları yürütmüştüm. Hayali şirketleri, sahte transferleri, sahte vekaletnameleri ve ellerindeki kağıt parçasının kendilerini dokunulmaz kıldığını sanan çaresiz insanları iyi tanırdım.
Unuttuğu ikinci şey ise, eşim öldükten sonra evi "devredilemez bir aile vakfına" emanet etmiş olmamdı. Ben mal sahibi değildim. Ben sadece mütevelliydim. Selin gelecekteki hak sahibi olarak görünüyordu ama bir şartla: Dolandırıcılık hükmü giymeyecek, finansal istismar iddiasıyla karşılaşmayacak ve vakıf varlıklarını yasa dışı yollarla devretmeye çalışmayacaktı.
Eşim bu madde üzerinde ısrar etmişti.
Zayıf eli elimin içindeyken bir keresinde, “Kızımızı benden daha iyi tanıyor,” diye fısıldamıştı.