Bir bebeğin en çok neye ihtiyacı olduğunu biliyor musun?” dedi. “Sevgiye. Emek veren insanlara saygıya. Gösterişe değil.” Sonra misafirlere döndü. “Ben emekli bir eğitimciyim. Yıllarca yüzlerce çocuk yetiştirdim. İnanın bana, o pahalı eşyaların hiçbiri bir annenin alçakgönüllülüğünden ve ailenin birliğinden daha değerli değildir.”
Salondaki hava değişmişti. Birkaç kişi başını onaylar gibi salladı. Az önce kıkırdayanlar gözlerini kaçırıyordu. Melis’in yanakları kızarmıştı ama bu kez utançtan.
Dedem bastonunu yere hafifçe vurdu. “Ayrıca,” dedi, “bu evde kimsenin ücretsiz hizmetçi olmadığını hatırlatmak isterim. Eğer bir aile olacaksak, herkes birbirine saygı duyacak.”
Babam ilk kez o gün gerçekten etrafına baktı. Benim yorgun ellerimi, solmuş yüzümü gördü belki de. Gözleriyle bana yaklaştı ama söyleyecek söz bulamadı.
O akşam parti erken dağıldı. Misafirler giderken bana özellikle teşekkür edenler oldu. Melis sessizdi. Eve döndüğümüzde odama çekildim. Bir süre sonra kapım çalındı. Babamdı. “Fark etmemişim,” dedi kısık sesle. “Seni bu kadar yük altında bıraktığımı… Özür dilerim.”
O an anladım ki mesele sadece bir bebek partisi değildi. Mesele görünmeyen emeğin görülmesiydi. Dedemin o gün yaptığı şey sadece beni savunmak değildi; aile olmanın ne demek olduğunu hatırlatmaktı.
Hayat o günden sonra mucizevi şekilde değişmedi belki. Ama bir sınır çizildi. Melis bir daha beni herkesin içinde küçük düşürmeye cesaret edemedi. Babam daha dikkatli olmaya başladı. Ben ise ilk kez kendimi güçsüz değil, değerli hissettim.
Çünkü bazen insanın onurunu koruyan şey, en yüksek sesle bağırmak değil; doğru anda, doğru kişinin gerçeği söylemesidir.