"Sessiz ol, yalvarırım sessiz ol Selma! Benim, evet benim... Ama lütfen içeri geç, sana her şeyi anlatacağım."
Nefesim boğazımda düğümlendi. Karşımda duran adam, üç yıl önce kendi ellerimle toprağa verdiğim, yasından kahrolduğum kocamın ta kendisiydi! Yanındaki kadın dehşet içinde, elindeki kolilerle neye uğradığını şaşırmış bir halde bizi izliyordu. Ferhat karısına aceleyle, "Sen içeri gir Cansu, ben halledip geliyorum," deyip beni kolumdan tuttuğu gibi kendi evimin içine soktu ve kapıyı hızla kapattı.
"Nasıl?" diye kekeledim, bacaklarım titriyordu. Destek almak için sırtımı duvara yasladım. "Sen öldün... Biz o kapalı tabutu gömdük! Benim karnımdaki bebeğim, bizim evladımız senin ölümünün acısına dayanamadığım için karnımda öldü! Bu kadın kim? O küçük çocuk kim?!"
Ferhat suçlulukla başını öne eğdi. "O kadın Cansu. Ve o küçük kız... Benim öz kızım."
Beynimden vurulmuşa döndüm. Kız çocuğu en az üç yaşlarında görünüyordu. Bu, Ferhat'ın o kaza olmadan çok daha önce, benimle evliyken beni aldattığı ve başka bir kadından çocuğu olduğu anlamına geliyordu!
"Kazadan aylar önce büyük bir tefeci çetesine bulaşmıştım," diye fısıldadı Ferhat, sesi bir yabancı kadar soğuk ve acımasızdı. "Çok büyük, ödenemeyecek kadar büyük bir borcum vardı. Beni ve sizi öldüreceklerdi. Kazayı bilerek planladım. Arabayı uçuruma sürdüm ama düşmeden hemen önce atladım. Senin ağlayarak toprağa verdiğin o tabutun içi boştu Selma. Herkese öldüğümü düşündürtmek zorundaydım. Cansu o zamanlar hamileydi, beni zengin bir iş adamı sanıyordu. Onunla başka bir şehre kaçtım. Kızımıza senin adını verdim... Çünkü senin ne kadar güçlü olduğunu biliyordum, bensiz hayatta kalabileceğini, bir şekilde toparlanacağını biliyordum. Ama şimdi izimi buldular, tekrar kaçmak zorunda kaldık ve şans eseri koca şehirde senin olduğun bu binaya düştük. devamı sonraki sayfada..."