Mektuplar.
Zarfın üzerinde aynı el yazısı: “Sevgili Ahmet…”
Ellerim titreyerek birini açtım.
“Bizim için en doğru kararın bu olduğunu biliyorum. Onu seviyorsun. Ama kızımızın varlığını bilmeden yaşamanı istemedim…”
Satırın ortasında donup kaldım.
Kızımızın.
Nefesim kesildi. Gözlerim bulanıklaştı. Devam ettim.
“…Onu görmek istemediğini biliyorum. Hayatını karıştırmak istemiyorum. Ama bir gün gerçeği öğrenirse, onu reddetmediğini bilmesini isterim…”
Mektubun tarihi evlendiğimiz yılın hemen öncesine aitti.
Dolabın içindeki hava ağırlaştı. Sanki koridor daralmıştı. Sandalyeye oturdum. Kızımız mı?
Üçüncü kutuda resmi belgeler vardı. Doğum belgesi. Babanın adı: Ahmet Yılmaz.
Annenin adı: Elif Demir.
Çocuğun adı: Zeynep.
Doğum tarihi… evliliğimizden altı ay önce.
Başım dönüyordu. Ahmet’in başka bir hayatı mı vardı? Bir çocuğu? Ve bana hiç söylemedi?
Kutunun dibinde banka dekontları vardı. Düzenli havaleler. Yıllarca. Her ay. Aynı hesaba gönderilmiş paralar. Miktarlar artarak devam etmiş.
Demek ki sadece varlığını bilmiyordum; hayatımızın içindeydi. Maaşının bir kısmı, yıllardır başka bir eve gidiyordu.
Ama asıl son zarf beni durdurdu.
Üzerinde benim adım yazıyordu.
“Fatma’ya.”
Zarf hiç açılmamıştı.
Ellerim titreyerek açtım.
“Fatma, eğer bunu okuyorsan, demek ki artık sana gerçeği saklayamıyorum. Seni tanıdığımda hayatımın en doğru kararını verdiğimi biliyordum. Ama senden önce yapılmış bir hata vardı. Zeynep benim kızım. Onu hiçbir zaman reddetmedim ama hayatımıza dahil etmeye cesaret edemedim. Seni kaybetmekten korktum. Bu korkaklığımın bedelini her gün ödedim. Eğer bir gün dolabı açarsan, lütfen bil ki seni hiç aldatmadım. Geçmişimi sakladım, evet. Ama kalbim hep sendeydi. Zeynep’in hiçbir suçu yok.”
Mektup burada bitiyordu.
Ağladım mı, hatırlamıyorum. İçimde bir şey yıkıldı ama garip bir şekilde her şey yerine de oturdu. Ahmet’in bazı geceler dalıp gitmesi, maaş konuşulurken yüzündeki gerilim, her ay bankaya yalnız gitmesi…
Hepsi anlam kazandı.
İhanet miydi bu? Yoksa korkaklık mı?
Ertesi gün dekonttaki adresten yola çıktım. Şehrin diğer ucunda, mütevazı bir apartman. Kapıyı genç bir kadın açtı. Gözleri… Ahmet’in gözleri.
“Zeynep?” dedim.
Başını salladı.
“Ben Fatma. Ahmet’in… eşiydim.”
Yüzündeki ifade dondu. Sonra yumuşadı. “Babam,” dedi fısıltıyla. “Geçen hafta aradılar. Cenazeye gelmedim. Annem istemedi.”
O an anladım. Ahmet iki hayat yaşamamıştı. Tek bir hayatı ikiye bölmüştü. Kimseyi tamamen kaybetmemek için herkesten biraz vazgeçmişti.
Saatlerce konuştuk. Zeynep babasını tanıyordu. Nadiren buluşmuşlar ama hep “uzaktan” bir baba olmuş. Onu okula yazdırmış, masraflarını karşılamış, ama aile fotoğraflarına hiç girmemiş.
Eve döndüğümde dolap hâlâ açıktı.
İçine tekrar baktım. O artık bir sır değildi. Bir yük de değildi. Sadece yarım kalmış bir cesaretin anısıydı.
Dolabın kapısını kapattım.
Kilitlemedim.
Çünkü bazı sırlar insanı yıkar, evet. Ama bazıları da gerçeği gösterir: En sakin görünen hayatların bile gölgesinde saklanan hikâyeler vardır.
Ahmet beni sevmişti. Bundan şüphem yoktu. Ama korkularını benden daha çok sevmişti.
Ve ben o gün şunu öğrendim:
Bir evlilik güvenle ayakta durur. Ama gerçeklerle nefes alır.
Dolabı açtığıma pişman mıyım?
Belki.
Ama artık masanın karşısındaki boş sandalyeye baktığımda, sadece kaybettiğim adamı değil; onun eksik cesaretini de görüyorum.
Ve ilk kez, gerçekten her şeyi biliyorum.