Peki ya Zeynep?” diye sordum.
Gülümsemesi çok hafif bir an duraksadı.
“İki çocuk için hazır değiller. O hâlâ çok küçük. Onun için başka bir aile çıkacak. Bir gün yine görüşürsünüz.”
“Gitmem,” dedim. “Onsuz gitmem.”
“Seçme şansın yok,” dedi yumuşak bir sesle. “Cesur olman gerekiyor.”
O kelime — cesur — aslında söyleneni yapmak demekti.
Beni götürdükleri gün, Zeynep belime sarıldı ve çığlık atmaya başladı.
“Gitme Elif! Lütfen! Usul usul dururum, söz veriyorum!”
Onu o kadar sıkı tuttum ki, bir görevli kollarımdan zorla ayırmak zorunda kaldı.
“Seni bulacağım,” diye fısıldıyordum durmadan. “Söz veriyorum.”
Arabaya bindirildiğimde hâlâ adımı haykırıyordu.
O ses, onlarca yıl boyunca benimle kaldı.
Evlat edinen ailem başka bir Türk ilinde yaşıyordu. Kötü insanlar değillerdi. Bana yemek verdiler, kıyafet aldılar, bana ait bir yatak verdiler. Bana şanslı olduğumu söylediler.
Ama geçmişim hakkında konuşmaktan nefret ediyorlardı.
“Yetimhaneyi artık düşünmene gerek yok,” derdi evlat edinen annem.
“Artık ailen biziz.”
Ben de Zeynep’ten yüksek sesle bahsetmemeyi öğrendim.
Ama zihnimde, o hiç kaybolmadı.
On sekiz yaşıma bastığımda yetimhaneye geri döndüm. Yeni çalışanlar. Yeni çocuklar. Aynı dökülen duvarlar.
Eski adımı, yeni adımı, kız kardeşimin adını verdim. Bir kadın ince bir dosyayla geri geldi.
“Sizden kısa bir süre sonra evlat edinilmiş,” dedi.
“Adı değiştirilmiş. Dosyası kapalı.”