On dört yaşındayken hayatım bir gecede parçalandı. Annem ve babam bir trafik kazasında öldü. O gün sadece ailemi değil, çocukluğumu da kaybettim.
Acının insan bedenine neler yapabileceğini o zaman öğrendim. Aynı şekilde yemeye devam etmeme rağmen hızla kilo almaya başladım. Doktorlar bunun travma ve stresten kaynaklandığını söylüyordu. Ama lise çağındaki çocuklar için bunun hiçbir önemi yoktu. Onlar sadece değişen bedenimi görüyordu.
Sınıf arkadaşım Rüya ise bunu herkesten önce fark etti.
Rüya okulun göz bebeğiydi. Uzun sarı saçları, markalı kıyafetleri ve etrafında sürekli dolaşan arkadaş grubuyla herkesin hayran olduğu biriydi. Ama onun en güçlü yönü insanların zayıf noktalarını yakalamaktı.
Bir gün kantinde önümden geçerken yüksek sesle “balina geliyor, yol verin” dedi.
Bir saniye sonra bütün masa kahkahalarla dolmuştu.
O gün sadece bir şaka gibi görünüyordu. Ama aslında her şeyin başlangıcıydı.
Sonraki aylarda Rüya benim için okulun her köşesinde bir kabusa dönüştü. Koridorda yürürken arkamdan seslenir, dolabıma “Seni asla kimse sevmeyecek” yazan notlar bırakırdı. Bir gün kantinde önümden geçerken kucağıma koca bir tepsi makarna döktü. Üzerimdeki sosla donup kalmıştım. Etrafımdaki herkes gülüyordu.
O gün eve gidip ağladım.
Ve ertesi gün kantinde yemek yemeyi bıraktım.
Üç yıl boyunca öğle aralarım bir saklanma görevine dönüştü. Her gün okulun en uzak tuvaletine gidip bir kabine kilitleniyordum. Ayaklarımı yukarı çekerek tuvaletin üzerine oturuyor, kapının altından ayakkabılarım görünmesin diye nefesimi bile tutuyordum.
Orada sessizce sandviçimi yiyordum.
Üç yıl boyunca kimse beni görmedi.
Ama bir şekilde hayatta kaldım.
Liseden mezun oldum. Üniversiteyi kazandım. Yüksek lisans yaptım. Veri bilimi alanında iyi bir kariyer kurdum. Yıllar içinde hem kilo verdim hem de hayatımı yeniden inşa ettim.
Rüya’yı neredeyse tamamen unutmuştum.
Bildiğim kadarıyla zengin bir iş insanıyla evlenmiş, dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bir hayat yaşıyordu.
Ben ise hâlâ geçmişin izlerini temizlemek için terapiye binlerce lira ödüyordum.
Aradan yirmi yıl geçti.
Sonra geçen Salı günü telefonum çaldı.
Numara tanıdık değildi ama içimde açıklayamadığım bir his telefonu açmamı söyledi.
“Maya mı?” dedi titrek bir erkek sesi.
“Evet.”
“Ben Mert… Rüya’nın kocası.”
Kalbim aniden hızlandı.
“Onu hatırlıyor musun?”
Nasıl unutabilirdim ki?
Mert derin bir nefes aldı. Sanki ağlamış gibiydi.
“Gerçeği bilmeyi hak ettiğini düşündüm,” dedi. “Rüya’nın eski günlüklerini buldum.”
Bir an sessizlik oldu.
“Artık susamam… özellikle de Rüya’nın kızıma yaptıklarından sonra.”
Boğazım kurudu.
“Ne demek istiyorsunuz?” diye sordum.
Mert’in sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Rüya… okulda sana yaptıklarının aynısını kızımıza yapmaya başladı.”
Sanki zaman bir an durdu.
Mert devam etti.
“Üvey kızım Elif on üç yaşında. Geçen hafta odasında ağlarken yakaladım. Yemek yemeyi bırakmış. Okula gitmek istemiyor. Sebebini sorduğumda söylemedi.”
Telefonun diğer ucunda bir sayfanın çevrilme sesi geldi.
“Sonra Rüya’nın eski eşyalarını toplarken bu günlükleri buldum.”
Kalbim göğsümde sert sert atıyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz..
Fatih Aydın nasıl yaşamdan koptu
Erdoğan'ın açıklaması gerçekleri ortaya çıkardı.
18 aylık ikizlerimiz Asya ve Furkan