Cihan Karadağ, elindeki mektubu adeta akıntıya kapılmış bir adamın tutunduğu can havliyle kavrıyordu. İstanbul’daki ofisinin kusursuz cam duvarları sarsılmaz bir kararlılıkla dururken, buruşmuş kağıt ellerinde hafifçe titriyordu.
Dışarıda şehir, o her zamanki kibriyle parlıyordu: Bitmek bilmeyen çelik ve cam kuleler, caddelerde vızır vızır işleyen sarı taksiler ve sanki zamana hükmediyormuş gibi bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar…
Onlarca yıl boyunca Cihan da o insanlardan biri olmuştu.