Ben de istemiyorum,” dedi Kerem, ilk kez bu kadar sert bir sesle. Başımı salladım. “Biliyorum. Ama kaçarsanız, peşinizi bırakmayabilirler. Bir kez, burada, benim yanımda, her şeyi duymanızı istiyorum. Sonra karar sizin.” İkisi birbirine baktı. İkiz olmanın garip sessiz diliyle konuştular sanki. Sonunda oturdular. Bir saat sonra kapı yine çaldı. Bu kez ben değil, Kaan yerinden kalktı. Ama kolundan tuttum… Hayır,” dedim. “Bu kapıyı ben açacağım.” Kapıyı açtığımda önce kadın göründü. Üzerinde pahalı bir palto, boynunda ince altın bir zincir vardı. Yüzü yaşlanmıştı ama bakışlarındaki bencillik zerre değişmemişti. Yanında ise dün gelen adam yoktu. Bu kez kapıda duran adam daha gençti. Uzun boylu, kusursuz takım elbiseli, soğuk bakışlı biriydi. Kadın kolunu onun koluna dolamıştı. Bir an afalladım. “Dün gelen adam nerede?” dedim. Kadın sanki önemli bir şey değilmiş gibi omuz silkerek gülümsedi. “Eski meseleleri uzatmanın anlamı yok,” dedi. “O artık bu işin dışında. Ben size asıl konuşmanız gereken kişiyi getirdim. Eşim, Yalçın.” O an içimde bir şey yerine oturdu. Demek mesele hiçbir zaman annelik ya da pişmanlık değildi. Mesele çıkar, görüntü ve hesaplı bir gelecek planıydı. Yalçın elini uzatır gibi yaptı, sonra vazgeçti. “Hanımefendi,” dedi. “Bu işi medeni şekilde çözebiliriz. Eşim geçmişte bazı zor kararlar vermiş. Şimdi onları telafi etme zamanı.” Arkamdan Kerem’in sesi geldi. “Telafi mi?” Üçü de başlarını ona çevirdi. Kerem ile Kaan salonda kapının hemen arkasında durmuşlardı. Kadının yüzü bir anda aydınlandı; sanki yıllardır özlem çekmiş bir anne gibi kollarını açtı. “Bebeklerim…” Hiçbiri kıpırdamadı. Kaan’ın sesi bıçak gibiydi. “Bize öyle deme.