Zaman, o saniyede benim için buz kesti. Etrafımdaki uğultu bir anda derin bir sessizliğe dönüştü, nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerimi kıstım, yanılıyor olmalıydım. Yaşlılık, acılı bir annenin zihniyle oyun oynuyor olmalıydı. Ama hayır... O oyma gümüş zincir, ucundaki damla kesim yakut ve etrafını saran incecik sarmaşık deseni... O kolyeyi dünyanın neresinde görsem tanırdım. Çünkü onu, yirmi iki yaşına bastığında canım kızım Aslı’ya kendi ellerimle çizip, Kapalıçarşı’nın en eski ustalarından birine özel olarak yaptırmıştım. Dünyada bir eşi daha yoktu.
Aslı… yedi yıl önce, yağmurlu bir kasım sabahı "Anneciğim, akşama görüşürüz" diyerek evden çıkan ve bir daha dönmeyen kızım. Aylarca süren aramalar, polis tutanakları, televizyon programları… Hiçbir iz bulamamıştık. Sanki yer yarılmış, kızımı ve boynundan hiç çıkarmadığı o yakut kolyeyi yutmuştu. Yıllar süren o kahredici belirsizlik, beni yaşayan bir ölüye çevirmişti. Hayata sadece oğlumun çocuğu, torunum Ege için tutunuyordum.