Mehmet yıllarca bana aynı şeyi söyledi:
“Ayşe, ne olur bana söz ver… garaja asla girmeyeceksin.”
Bunu söylerken sesinde bir sertlik değil, bir ricadan çok bir korku olurdu. Garaj onun “atölyesi”ydi. Kapısı hep kilitli değildi ama sanki görünmez bir çizgi vardı; o çizginin öbür tarafı sadece Mehmet’e aitti. Ben de saygı duydum. Evlilik dediğin biraz da sınır bilmekti.
Mehmet’le neredeyse altmış yılımızı yan yana geçirdik. Lisede tanışmış, sonra aynı tekstil fabrikasında çalışmıştık. Birlikte alın teri döktük, kirayı denkleştirdik, çocukları büyüttük. Dört çocuk… yedi torun… bayram sabahları kapı çalındığında evin bir anda şenlenmesi… Mis gibi kolonya, taze börek kokusu, kahkahalar. Her gece aynı ritüelle bitirdiğimiz günler: yastığa başımızı koymadan önce “Seni seviyorum.”