17 yaşındayken, varlıklı ailem yerine lisedeki felçli sevgilim

"Baksınlar, patlasınlar. Gidiyoruz." Spor salonuna beraber girdik; o tekerlekli sandalyesinde, ben yanında. İnsanlar gerçekten de baktı. Birkaç arkadaşımız yanımıza gelip sandalyeleri çekti, o gülene kadar aptalca şakalar yaptılar. En yakın arkadaşım Jale, ışıltılı elbisesiyle yanımıza gelip bana sarıldı ve ona eğilip, "Şık olmuşsun tekerlekli sandalyeli çocuk," dedi. Ben onun dizlerinin arasında ayakta dururken, elleri kalçalarımda, o ucuz ışıkların altında dans ettik. "Eğer bunu atlatabilirsek hiçbir şey bizi yıkamaz," diye düşündüm. Mezuniyetten sonra ailesinin arka bahçesinde evlendik. Katlanır sandalyeler, market pastası, indirim reyonundan alınmış bir gelinlik... Benim ailemden kimse gelmedi. Sürekli sokağa bakıyor, onların bir yargılama fırtınasıyla çıkıp gelmesini bekliyordum. Gelmediler. Bir sahte takın altında yeminlerimizi ettik. "Hastalıkta ve sağlıkta." Bu bir sözden ziyade, zaten yaşadığımız hayatın bir özeti gibiydi. Birkaç yıl sonra bir bebeğimiz oldu. Oğlumuz. Ailemin ofisine bir doğum ilanı gönderdim; eski alışkanlıklar zor ölür. Cevap gelmedi. Ne bir kart, ne bir telefon. Hiçbir şey. On beş yıl geçti. On beş Noel, on beş yıl dönümü. On beş yıl boyunca ailemin numaralarının üzerinden geçip canım yanmıyormuş gibi davrandım. Hayat zordu ama bir şekilde yoluna koyduk. İnternet üzerinden diplomasını aldı. Bilişim sektöründe uzaktan bir iş buldu. İşinde iyiydi; sabırlı, sakindi. Bazen kavga ederdik. Para yüzünden, yorgunluk yüzünden. Ama güçlü olduğumuza inanıyordum. Hayatımızın en kötü gecesini atlatmıştık. En azından ben öyle sanıyordum. Bir öğleden sonra işten erken geldim. Onu en sevdiği yemekle şaşırtmayı planlıyordum. Ön kapıyı açtığımda mutfaktan sesler geldiğini duydum. Biri kocamın sesiydi, diğeri ise beni olduğum yere çiviledi. Annem. On beş yıldır sesini duymamıştım ama vücudum onu tanıdı. İçeri girdim. Masanın başında duruyordu, yüzü kıpkırmızıydı, kocamın yüzüne bir yığın kağıt sallıyordu. Kocam ise sandalyesinde hayalet gibi bembeyaz kesilmiş oturuyordu. "Bunu ona nasıl yaparsın?!" diye bağırıyordu annem. "Kızıma on beş yıl boyunca nasıl yalan söylersin?!" "Anne?" dedim. Hızla arkasına döndü. Bir an için yüzünden acıya benzer bir şey geçti, sonra öfke geri geldi. "Otur," dedi. "Onun gerçekte kim olduğunu bilmen gerekiyor." Kocam dolu gözlerle bana baktı. "Lütfen," diye fısıldadı. "Çok özür dilerim. Lütfen beni affet." Annemin elinden kağıtları aldığımda ellerim titriyordu. Bunlar çıktı alınmış e-postalar, eski mesajlar ve bir polis raporuydu. Kazanın tarihi. Gittiği rota. Dedesinin evi olmayan bir adres. Midem bulandı. Jale'nin ismi... O gün Jale ile aralarındaki mesajlar duruyordu. "Çok kalamam," diye yazmıştı kocam. "O şüphelenmeden dönmem lazım." Jale cevap vermişti: "Dikkatli sür. Seni seviyorum." "Bana yalan söylediğini söyle," dedim. Söylemedi. Sadece ağlamaya başladı. "Kazadan önceydi," dedi sesi çatallanarak. "Aptallıktı. Jale ile... sadece birkaç aydı, o kadar." "Birkaç ay," diye tekrar ettim. Yutkundu.
Reklamlar
27 Haziran 2026
Reklamlar