Yüzde doksan dokuz virgül dokuz.
Emre onun biyolojik oğluydu.
Dünya sessizleşti. Sanki bütün sesler çekildi. Sadece kalbimin uğultusu kaldı.
“Ben… ben onu karnımda taşıdım,” dedim güçlükle.
Kadın gözlerimi bırakmadı. “Ben de taşıdım,” dedi. “Ama onu büyüten sen oldun.”
Bir bankın üzerine oturdum. Aklımdan Emre’nin ilk adımı, ilk kelimesi, ateşli geceleri, okul törenleri geçti. Onun kahkahası. Bana “anne” deyişi.
“Peki,” dedim boğuk bir sesle, “neden şimdi?”
“Çünkü artık korkmuyorum,” dedi. “Ve onu geri almak için gelmedim. Onu senden koparmak gibi bir niyetim yok. Sadece… iyi bir hayatı olduğunu bilmek istedim. Uzaktan gördüm. Araştırdım. Senin nasıl bir anne olduğunu öğrendim. O yüzden teşekkür ediyorum.”
Gözlerim doldu. “O benim oğlum,” dedim. Bu bir itiraf değil, bir savunmaydı.
“Evet,” dedi kadın yumuşakça. “Kalben senin.”
O an anladım. Kan bağı, doğum, genetik… Bunlar gerçeğin bir parçasıydı. Ama annelik, geceleri başında beklemekti. Korkularını paylaşmaktı. Onu tanımaktı.
“Emre’ye söyleyecek misiniz?” diye sordum.
“Bu kararı sen vermelisin,” dedi. “Ama bil ki ben onun hayatında yer talep etmiyorum. Sadece bilmesini isterim… bir yerlerde onu seven başka bir kalp daha var.”
Uzun süre sustuk.
Sonunda başımı kaldırdım. “Bir şartla,” dedim. “Bu çiçekler devam edecek.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Çünkü artık bunun ne anlama geldiğini biliyorum,” dedim. “Bu bir teşekkür değil. Bu bir barış.”
Kadın gözyaşlarını silerek başını salladı.
O pazar Emre’ye hiçbir şey anlatmadım. Henüz değil. Ama balkonumdaki zambaklara bakarken içimde tuhaf bir huzur vardı.
Onu ben büyüttüm. Onu ben sevdim.
Ve anladım ki annelik bazen kanla değil, kalple yazılır.