Gözlerim doldu. Yıllardır birilerinden duymayı beklediğim sözlerdi bunlar.
Bir süre sonra büyükçe bir parkın önünde durduk. İçeride ağaçlar, çiçekler, yürüyüş yolları vardı. Kuş sesleri geliyor, hafif bir rüzgâr esiyordu. “Hadi,” dedi, “Bir çay içelim.”
Parkın içindeki küçük çay bahçesine oturduk. Bana çay, kendine sade kahve söyledi. İlk defa kimseye hizmet etmeden, acele etmeden, korkmadan bir masada oturuyordum. İlk defa kendim için oturuyordum sanki.
Çaylarımız gelince cebinden küçük bir zarf çıkardı.
“Bunu sana vermek istiyorum,” dedi.
Şaşırdım. “Bu nedir baba?” dedim.
“Bir kursun kayıt ücreti,” dedi. “Geçen gün komşunun kızından duydum. Belediyenin kadınlara yönelik dikiş-nakış, bilgisayar ve el sanatları kursları varmış. Senin elin becerikli. Bir şeyler öğrenirsin, kafan dağılır, kendi ayaklarının üstünde durmayı da öğrenirsin. Kimseye muhtaç kalma.”
Elim titredi. Zarfı açtım. İçinde bir miktar para ve kursun adresinin yazılı olduğu küçük bir kâğıt vardı.
“Ben alamam,” dedim.
“Alırsın,” dedi kararlı bir sesle. “Bu sadaka değil. Bu, sana olan saygım. Sen bu evde en çok çalışan, en çok sabreden kişisin.”