Baban, yani büyükbabam Süleyman Efendi, Selma’yı evlatlıktan reddettiğini söylese de, onun için devasa bir fon ayırmıştı," diye anlatmaya devam etti Hüseyin Efendi. "Küpeleri ona verirken bir çiftini dükkanda bıraktı, diğer çiftini ona taktı. 'Eğer bir gün torunlarım darda kalırsa ve o küpeler buraya geri dönerse, bil ki o gün adalet yerini bulmuştur' demişti vasiyetinde. Biz elli yıldır, o kapıdan içeri giren her kadının kulağına, elindeki kutuya baktık."
Koridorun sonundaki devasa, dökme demir kasanın önünde durduk. Hüseyin Efendi anahtarı çevirdiğinde çıkan o tok mekanik ses, sanki kalbimin üzerindeki bir kilidi de açmıştı. Kasanın ağır kapağı gıcırdayarak açıldığında, içeride sadece altınlar ya da elmaslar beklemiyordu beni. En üstte, sararmış bir zarfın üzerinde büyükannemin o titrek el yazısıyla "Gelecekteki Umuda" notu düşülmüştü. Zarfı açtığımda içinden çıkan tapular, hisse senetleri ve büyükannemin gençlik mektubu ellerimde titriyordu. Mektupta şöyle yazıyordu: "Canım yavrum, eğer bu mektubu okuyorsan, hayat seni en zayıf yerinden vurmuş demektir. Ben aşkı seçtim ve bedelini ödedim ama senin bedel ödemeni istemedim. Bu küpeler senin anahtarın, bu dükkan ise senin köklerin."
O an dükkanın içindeki toz zerreleri bile gözüme parıltılı görünmeye başladı. Hüseyin Efendi, "Borçların bitti kızım," dedi elimi şefkatle tutarak. "Banka, ipotek, hastane masrafları... Hepsi artık geride kaldı. Sen sadece bu mirasın değil, bu zanaatın da tek varisisin. Büyükannenin gidişiyle sönen o ocak, bugün seninle yeniden yanacak." Gözyaşlarım sararmış kağıtların üzerine damlarken, dışarıdaki trafiğin gürültüsü, çocuklarımın okul masrafları için çektiğim o korkunç sancı bir anda silindi.