“On bir yaşındaydım. Mahallede oynuyorduk. Barış… yani oğlunuz… bisiklet sürüyordu. Ben… onu ittim. Şaka yapmak istemiştim. Düşeceğini düşünmedim. Ama düştü… başını sert bir şekilde çarptı.”
Gözlerim karardı.
O günü hatırladım. Hastane koridorlarını… doktorun yüzünü… “Elimizden geleni yaptık” diyen sesi…
“Kaçtım,” dedi Barış. “Korktum. Kimseye söylemedim. Ama vicdanım… beni hiç bırakmadı. Yıllar sonra başka bir suça karıştım ve hapse girdim. Orada her gün o anı düşündüm. Çıkınca… sizi buldum.”
“Bizi mi buldun?” diye bağırdım.
Eşim araya girdi, sesi titriyordu: “Onu ilk ben gördüm. Dükkâna gelmişti. Seni tanımadığını sandım… ama o her şeyi biliyordu.”
Barış başını eğdi.
“Evet… sizi tanıyordum. Ama kendimi tanıtamadım. Sadece… size yakın olmak istedim. Belki bir gün gerçeği söyleyebilirim diye.”
Öfke damarlarımda kaynıyordu. Sandalyeyi sertçe ittim ve ayağa kalktım.
“Benimle oyun mu oynadın sen?! Oğlumu öldürdün… sonra gelip benimle aynı sofraya oturdun?!”
Barış yerinden kalkmadı.
“Biliyorum… affedilecek bir şey değil. Ama her gün bununla yaşadım. Kendimi cezalandırdım. Sadece… bir kez yüzünüze bakıp gerçeği söylemek istedim.”
Eşim hıçkırarak ağlıyordu. Ben ise nefes almakta zorlanıyordum.
Onu kovmalıydım. Hemen şimdi.
Ama ayaklarım hareket etmiyordu.
Çünkü karşımdaki adam… sadece oğlumun ölümüne sebep olan biri değildi.
Aynı zamanda… son aylarda hayatıma yeniden anlam katan kişiydi.
Onunla kahve içmiştim. Gülmüştük. Ona öğütler vermiştim. İçimden “keşke oğlum yaşasaydı” dediğim her an… o yanımdaydı.
Bu nasıl bir çelişkiydi?
“Git,” dedim sonunda, boğazım düğümlenmişti. “Git buradan.”
Barış başını salladı. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.
“Tamam,” dedi. “Zaten… bunu söyledikten sonra kalamam.”
Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken durdu.
“Beni affetmenizi beklemiyorum,” dedi. “Ama şunu bilin… o günkü çocuk öldü. Yerine, hatasıyla yaşamaya çalışan biri kaldı.”
Kapıyı açtı… ve gitti devamını okumak için diğer sayfaya gecebilrsiniz..
Ev sessizliğe gömüldü.
Eşim yere çökmüş ağlıyordu. Ben pencereye yürüdüm. Dışarı baktım… ama hiçbir şey görmüyordum.
O gece uyuyamadım.
Sabaha kadar düşündüm.
Öfke… acı… kafa karışıklığı…
Ama bir şey daha vardı.
Gerçek.
O çocuktu. Bir hataydı. Korkmuştu. Kaçmıştı. Evet… ama yıllar sonra geri gelmişti. Kaçmaya devam edebilirdi. Ama etmemişti.
Ertesi gün dükkâna gittim.
Barış yoktu.
Ama temizlik yapılmıştı. Her şey yerli yerindeydi.
Sanki son görevini yapmış gibiydi.
Masama oturdum. Sandalyeye baktım… onun her sabah oturduğu köşeye.
Boğazım düğümlendi.
Bir hafta geçti.
Sonra bir ay.
Onu bir daha görmedim.
Ama yokluğu… varlığından daha ağır gelmeye başladı
Bir gün… dayanamadım.
Onu buldum.
Küçük bir inşaatta çalışıyordu. Ellerine baktım… nasır tutmuştu.
Beni görünce donakaldı.
“Efendim…” dedi kısık bir sesle.
Yaklaştım.
Uzun süre konuşamadım.
Sonra sadece şunu söyledim:
“Yaptığını asla unutmayacağım.”
Gözleri doldu.
“Biliyorum,” dedi.
“Ve belki… seni hiçbir zaman tamamen affedemem.”
Başını eğdi.
Ama devam ettim:
“Ama… kaçmadın. Geri geldin. Gerçeği söyledin.”
Yavaşça başını kaldırdı.
“Bu… bir şeyleri değiştirir.”
Sessizlik oldu.
Derin bir nefes aldım.
“Eğer hâlâ istersen… işin duruyor.”
Gözlerinden yaşlar süzüldü bu sefer.
“Gerçekten mi?” diye fısıldadı.
Başımı salladım.“Oğlum geri gelmeyecek,” dedim. “Ama… belki bu sefer bir hayatı kaybetmek yerine… bir hayatı kurtarabilirim.”
O an anladım.
Bazı yaralar asla iyileşmez.
Ama insan… o yaralarla ne yapacağını seçebilir.