Sadece beni izledi.
“Buldun, değil mi?” dedi sonunda.
Sesim titredi.
“Ne zamandır bunu biliyordun?”
Rauf gözlerini kapattı.
“Senin bana kızacağın günden beri.”
Yanına oturdum.
“Bana neden hiç söylemedin?”
Uzun süre sustu.
Sonra güçlükle doğrulup yatağın başına yaslandı.
“Çünkü bir gün bana bakamayacağından korkmadım,” dedi. “Bir gün kendine bakamayacağından korktum.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Ben seni huzurevine göndermiyorum,” diye fısıldadım. “Seni terk etmiyorum.”
Rauf gözlerimin içine baktı.
“Biliyorum.”
İlk kez onun sesinde yıllardır duymadığım bir huzur vardı.
O gece uzun süre konuştuk. Bana, hastalığının ilerleyebileceğini öğrendiği dönemden söz etti. Doktorların yıllar önce ona bazı ihtimallerden bahsettiğini, kendisinin ise durumu benden sakladığını anlattı. Beni korkutmak istememişti. Özellikle de emekliliğimizi, Nehir’in geleceğini ve birlikte kurduğumuz hayatı bir anda hastalık kelimesinin etrafında yaşamaya başlamamızı istememişti.
Sonra bana belgeyi neden hazırladığını açıkladı.
“Bir gün seni özgür bırakmam gerekebilir diye yaptım.”
Bu cümle o kadar ağırdı ki, başımı önüme eğdim.
Ertesi sabah bakımevini aradım.
Rezervasyonu iptal ettim.
Ama kararım sadece duygusal değildi. Rauf’un hazırladığı parayla evimizi onun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyebilecektik. Banyoya tutunma barları taktırabilir, yatağını değiştirebilir, gerektiğinde eve profesyonel destek alabilirdik.