— Baba… yapma, dedi birden. Lütfen… büyütme. Onlar… tehlikeli.
Kahkaha atmadım, bağırmadım. Sadece telefonumu masaya bıraktım, ekranı açtım ve rehberde tek bir isme bastım: Metin.
Metin, eskiden aynı mahallede büyüdüğüm, sonra hukuk okumuş, yıllar içinde “kolay kolay kaybetmeyen” bir avukata dönüşmüş dostumdu. İki defa çaldıktan sonra açtı.
— Kardeşim, sesin kötü geliyor.
— Kötü, dedim. Kızım elimde. Torunumla sokakta dileniyordu.
Saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra Metin’in sesi buz gibi sertleşti.
— Adres ver. Yirmi dakikaya oradayım.
Telefonu kapattım. Kızım dudaklarını ısırıyordu.
— Baba, dedi. Sen… sen ne yapacaksın?
— Önce gerçeği öğreneceğiz, dedim. Sonra… hakkınızı geri alacağız. Ama bir farkla. Bu sefer kimse seni korkutamayacak.
Metin geldiğinde yanında bir dosya çantası vardı, gömleğinin kolları dirseğine kadar sıvalıydı. Kızıma kısa bir “geçmiş olsun” dedi, torunuma bir şeker uzattı. Sonra masaya oturdu, kalemini çıkardı.
— Anlat, dedi. Baştan. Ne zaman başladı?
Kızım titreyen bir sesle anlattı: Evlendikten sonra kayınvalidesi “yardım” bahanesiyle eve yerleşmiş, her şeye karışmış, kocasının kulağına zehir akıtmıştı. Bizim verdiğimiz dairenin tapusunu “işleri kolaylaşsın” diye kocasının üstüne aldırmışlar, arabayı onun adına çevirmişler, maaşından gelen parayı “ortak hesap” diye bir hesaba aktarmışlar. Sonra bir gün, hiç hazırlıksızken…
— Kapıyı kilitleyip beni içeri almadılar, dedi kızım. Çocuğu kucağıma verdiler. Bir poşet… sadece bir poşet. “Artık burada yaşamıyorsun” dediler.
Metin başını salladı, not aldı. Sonra gözlüğünü çıkarıp bana baktı.
— Bu işin hukuku var, dedi. Ama hukukun da hızlanması için bazen… doğru baskı gerekir. Sen ne düşünüyorsun?
Benim içimde ise “baskı”dan çok daha karanlık bir şey kıpırdıyordu. Yine de kendimi tuttum. Yıllardır hastanede gördüğüm acılar bana bir şey öğretmişti: Öfkeyle atılan adımlar, çoğu zaman en masumları ezer.
— Onların evine gideceğiz, dedim. Ama kavga için değil. Gerçeği kayda almak için.
Metin gülümsedi.
— Aferin. O zaman küçük bir plan.
Plan basitti ama sağlamdı: Metin, bir uzlaştırma görüşmesi adı altında kocayı ve kayınvalidesini ertesi gün öğleye ofisine çağıracaktı. Ben de kızımı oraya götürecektim. Görüşme sırasında her şey yazılı ve mümkünse kayıt altında olacaktı. Onlar inkâr etmeye çalışırsa, Metin’in hazırladığı belgeler devreye girecekti. Ama benim başka bir hamlem daha vardı.
O gece uyuyamadım. Salonda oturdum, eski bir kutuyu açtım. Kızım çocukken yaptığı bir resim çıktı: Üç çöp adam, bir ev ve güneş. Resmin altında yamuk yumuk bir yazı: “Babam bizi korur.”
Kâğıdı avucumda buruşturmadım. Tam tersine, düzelttim, masaya koydum.
Ertesi gün öğleye doğru Metin’in ofisine vardık. Kızımın elleri terliyordu. Ona “korkma” demedim; korkunun varlığını inkâr etmek ona hakaret gibi gelirdi. Sadece omzuna dokundum.
Kapı açıldı.
Kocası… yani damadım, içeri girerken kendinden emin yürüyordu. Arkasında kayınvalide, başı dik, dudakları büzük. Kızımı görünce kadın bir an durdu, sonra alaycı bir tebessümle konuştu.
— Aaa, dilenci hanım gelmiş, dedi. Ne o, babası mı kurtardı?
Kızımın omzu titredi. Torunumun taşıyıcısı yanımdaydı; onu bilerek getirmiştim. Çünkü bazı insanlar, karşılarında sadece “kelime” görünce acımasız olur; ama bir çocuk görünce bile aynı kalabiliyorlarsa… o zaman maske düşer.
Metin sakin bir sesle söze girdi.
— Hoş geldiniz. Oturun. Bu bir uzlaştırma görüşmesi. Konuşulanlar tutanaklara geçecek.
Kayınvalide sandalyeye gömüldü, ellerini kucağında birleştirdi.
— Ne uzlaştırması? Bu kız kendi gitti, dedi. Biz kovmadık. Hem ev bizim, tapu bizim. Para bizim. İstiyorsa gelsin diz çöksün, af dilesin.
O an damadım bana baktı. Gözlerinde bir meydan okuma vardı.
— Kayınpeder, dedi. Siz de karışmayın. Aile işi bu.
Ben gülümsedim. Ama o gülümseme sıcak değildi; bir cerrahın ameliyat öncesi takındığı soğuk güven gibiydi.
— Aile işi mi? dedim. Sokakta yalvarttığın kadına “aile” mi diyorsun sen?
Metin araya girdi.
— Önce belgeler. Tapu devri, araç devri, banka hesap hareketleri… Hepsi elimizde. Ayrıca… dedi ve çantasından bir zarf çıkardı, “dün gece size ait dairede yapılan bir icra tebligatı.”
Damadın yüzü bir anda soldu.
— Ne icrası? diye kekeledi.
Metin, kalemiyle zarfı işaret etti.
— O dairede, kızımın adına alınmış eşya faturaları var. Evlilik içinde edinilen mallar var. Üstelik… dedi ve bana baktı, “kayınpederinizin yaptığı bağışın geri alınması için dava açıyoruz.”
Kayınvalide kahkaha attı.
— Bağış geri alınmaz! dedi. Hadi oradan!
Ben o an cebimden telefonumu çıkardım. Bir tuşa bastım. Masanın üstüne koydum.
— Dün gece seni arayan numarayı tanıyor musun? dedim kayınvalideye. Şu “bankadan” arayan… sözde.
Kadının yüzündeki alay dondu.
— Ne diyorsun sen?
— Dolandırıcılık büro amiriyle konuştum, dedim. Senin oğlunun hesabına yapılan “şüpheli transferler” var. Kızımın hesabından ortak hesaba çekilen paraların bir kısmı, üçüncü bir hesaba aktarılmış. O hesabın da kimin adına olduğunu biliyor musun?
Damadın gözleri büyüdü. Kayınvalidenin dudakları titredi.
Metin sakinlikle devam etti:
— Savcılığa başvurduk. Tedbir kararı için de dilekçe verdik. Şu andan itibaren o daire satılamaz, araç devredilemez, hesaplar incelenecek. Ve en önemlisi… çocuk hakkında tehdit ve zorla alıkoyma söylemleri var. Bu da ayrı bir dosya.
Kayınvalide bir anda bağırmaya başladı.
— Yalan! Hepsi yalan! Bu kız bizi dolandırdı!
Metin düğmeye bastı. Oda içinde küçük bir “bip” sesi duyuldu.
— Az önce “çocuğu alırız” dediğinizi de kaydettik, dedi. Tutanaklara geçti. Hakim bunu sever.
Damadım ayağa fırladı, masaya vurdu.
— Siz… siz beni bitirmeye mi çalışıyorsunuz?
Ben de ayağa kalktım. Aramızda iki adım mesafe vardı. Sesimi yükseltmedim, ama kelimelerim taş gibi ağırdı.
— Bitirmek mi? dedim. Sen zaten kendini bitirmişsin. Ben sadece aynayı tuttum.
O an kızım, ilk kez başını kaldırdı. Gözleri hâlâ yaşlıydı ama içinde bir kıvılcım vardı.
— Ben… dedi titreyerek. Ben artık korkmuyorum. Çocuğum için… korkmayacağım.
Kayınvalide susmuştu. Damadımın eli havada kaldı, sonra yavaşça indi. Metin, önlerine iki sayfa uzattı.
— Uzlaşma şartlarımız burada, dedi. Dairenin yarısı kızımın üzerine geri geçecek. Araç iade edilecek. Hesapların tamamı dondurulacak. Çocukla ilgili en ufak bir tehditte uzaklaştırma ve ceza davası devreye girecek.
Damadım dişlerini sıktı, kalemi aldı. Kayınvalide “imzalama” diye fısıldadı ama sesi güçsüzdü. Çünkü artık ellerinde korku silahı yoktu. Korku, kayıt altına alınmıştı.
Kalem kâğıda değdiğinde odada sanki bir kilit açıldı. Kızımın omuzlarından bir yük kalktı. Torunum, taşıyıcıda mırıldanıp uykuya daldı.
Ofisten çıktığımızda hava daha aydınlık gibiydi. Kızım derin bir nefes aldı, bana döndü.
— Baba… dedi. Ben sana yük oldum.
Başımı iki yana salladım.
— Sen benim yüküm değilsin, dedim. Sen benim evimsin. Ve ev… yıkıldığında yeniden yapılır.
O gün akşam eve döndüğümüzde kızım torunumu yatırdı. Sonra salonun ortasında durdu, sanki yıllardır ilk kez gerçekten dik duruyormuş gibi. Ben masanın üstündeki çocukluk resmine baktım. “Babam bizi korur.”
Bir şey fark ettim: Koruma, bazen yumruk sallamak değildi. Bazen masaya belge koymaktı. Bazen doğru kişiyi aramaktı. Bazen de en önemlisi… kızının elini tutup “yalnız değilsin” demekti.
Kızım yanıma geldi, sessizce başını omzuma yasladı.
— Baba, dedi. Ben yeniden başlayabilir miyim?
Gözlerim doldu ama sesim sakindi.
— Başlayacaksın, dedim. Çünkü senin yanında artık bir korku yok. Sadece yol var. Ve ben… o yolun başında değil, yanında yürüyeceğim.
Dışarıda şehir uğulduyordu. Ama evin içinde ilk kez uzun zamandır sessizlik huzur gibiydi. Ve ben biliyordum: O gün “herkesin dehşete düşmesi” dediği şey, benim öfkem değil… kızımın yeniden ayağa kalkmasıydı. Çünkü bazılarına en korkutucu gelen şey, bir kadının artık korkmamasıdır.