Kızımın dünyasının her köşesini bildiğimi sanırdım, özellikle onu kaybettikten sonra. Yanılmışım; gerçek, neredeyse görmezden geldiğim bir telefon görüşmesiyle başladı. Kendi evladını toprağa vermenin acısını kimsenin yaşamasını istemem.
Zeynep 13 yaşında vefat ettiğinde, bu sadece hayatımda boş bir alan bırakmadı; her şeyi "öncesi" ve "sonrası" olarak ikiye böldü. Hastalığından öncesi. Ondan sonrası. O gittiği an, benim de bir parçam yok oldu.
Yatak odasına hiç dokunmadım. Zeynep’in gri hırkası hâlâ çalışma masasının sandalyesinin arkasında asılıydı. Pembe spor ayakkabıları kapının yanında duruyordu; uçları, sanki onları aceleyle ayağından fırlatmış da birazdan içeri dalıp "Anne, kızma ama..." diyecekmiş gibi içeri dönüktü. Ama hiç dönmedi.
Günler birbirine karıştı. Saatlere bakmayı bıraktım, telefonlara cevap vermeyi kestim. Apartmanımın dışındaki dünya dönmeye devam ediyordu ama benim dünyam durmuştu. Sonra, bir Salı sabahı telefonum çaldı.