Gerçekten uyandığımda, Banu yatağımın başında çoktan ağlamaya başlamıştı.
Yas tutmuyordu.
Rol yapıyordu.
Göz kalemi, yanaklarından aşağı iki kusursuz siyah nehir gibi akacak şekilde ayarlanmıştı. Deniz, onun arkasında solgun ve bitkin bir halde duruyor, sanki kendisini ayakta tutan tek şey oymuş gibi yatak korkuluğunu sıkıca tutuyordu.
Banu dramatik bir şekilde fısıldayarak ellerimi kendi ellerinin arasına aldı: “Ah Leyla Anne, seni neredeyse kaybediyorduk.”
Onun parmaklarına baktım.
Üç hafta önce o parmaklarda benim safir yüzüğüm vardı. Deniz’in onu yıl dönümleri için kendisine hediye ettiğini iddia etmişti.
Deniz, o yüzüğün benim özel kasamda kilitli olduğunu hiç bilmemişti.
Zayıf ve kısık bir sesle, “Ne kadar dokunaklı,” dedim.
Banu gözlerini kırpıştırdı. “Dinlenmen lazım.”
“O söylediklerini duydum.”
Yarım saniyeliğine donakaldı. Çoğu insan bunu fark etmezdi.
Ama Deniz fark etti.
“Neyi duydun anne?”
Yavaşça ona doğru baktım. “Makineleri. Sesleri. Cennetin beni kabul etmeyi reddedişini.”
Banu çok hızlı bir şekilde güldü. “Hâlâ şaka yapıyor. İşte bizim Leyla’mız.”
Bizim Leyla’mız.
Sanki onlara aitmişim gibi.