Düğünün ertesi sabahı

Sabah saat 11'i gösteriyordu. Kayınvalide, yeni gelinini tembel diye uyandırmaya gittiğinde yorganı çekti ve beyaz çarşafın üzerinde yayılan kırmızı gördüğü an, öfkesi aynı yerde anda dehşete bıraktı.

İstanbul'un Fatih döneminde Yılmaz'ın köşkünde, bir gece önce var olan kına gecelerinin ezgileri, davul-zurna sesleri, misafirlerin kahkahaları ve akrabaların gürültüleri yankılanıyordu. Ailenin tek oğlu Emre, Elif'le evlenmişti. Evin tüm düzeni Fatma Hanım'ın elindeydi. Kınadan düğüne, misafir ağırlamadan mutfağın düzenine kadar onun sözleşmesi veya sözleşmesi.

Elif, Ankara'dan gelen orta sınıf, sakin ve eğitimli bir kızdı. Babasını üç yıl önce kaybetmişti. Annesi Zeynep, Dikiş dikerek onu büyütmüş ve iyi bir evlilik yaptığını hayal etmişti. Düğünden önce Elif, Emre'ye son günlerde kendini çok yorgun hissettiğini, karnında ağrı ve baş döndüğünü söylemişti. Emre ise saçlarını okşayarak “Düğün stresi, iki gün dinlenir” dedi.

Ama o evde “dinlenmek” gelinmek için yok gibidir.

Düğün gecesi gecelerinin devamı geçmişti. Ağır gelinliği, altın bilezikleri ve başörtüsüyle Elif zor da olsa gülümsüyordu. Herkes “Ne kadar uyumlu bir gelin” diyordu.

Ama kimse merdiveni çıkarken elini karnına götürdüğünü fark etmedi. Kimsenin içindeki solgunluk mutluluktan mı yoksa saklanmaktan mı arıyordu.

Sabah 5'te Fatma Hanım yine kalkmıştı. Avluda düğün sonrası tabaklar, koridorda solmuş çiçekler, mutfakta dağ gibi bulaşıklar vardı. Hepsi toplarken kendi açıklamalarını yapıyor:


“Bu zamanlarda kızları süslenip geliyor, ev düzeninin mevcut olduğu…”

Saat 10:45 olduğunda üst kattan ses gelmeyince kaşlarını çattı.


"Elif! Kalk artık! Mutfakta iş var!"

Cevap yoktu.


“Bu evde öğlene kadar uyumaz!”

Yine sessizlik.


Fatma Hanım mutfaktan kalın tahta bir sopa aldı. Eskiden kapı sıkışınca kullanılırdı. Sert adımlarla merdivenleri çıktı. Aklında kendi gelinlik günleri vardı—kayınvalidesinin onu sabahın köründe yaşadığı iş yaptırdığı zamanlar… O gün beri gelinin ancak şifalı saygıyı kazanacağına inanmıştı.


Kapıyı çalmadan açtı.

Oda loştu. Emre'nin durumu yoktu. Yatakta Elif yorganın altında hareketsiz yatıyordu.


“Prenses olmuşsun sen de… uyumaya mı geldin!”

Yorganı sertçe dikkat çekti.


Ve elleri boşluğa düştü.

Beyaz çarşaf kırmızıya bulanmıştı. Elif'in yüzü solgun, kadınların kuru, alnı soğuktu. Nefesi o kadar zayıftı ki oda bile durmuş durumda.


Sopa elinden düştü.

“Allah'ım… ne oldu burada?”


Titreyen elleriyle Elif'in yüzüne dokundu.

“Elif! Gözünü aç!”


Ama cevap yoktu.

Komodinin üzerindeki ilacın çalıştırılması açık. Bazı haplar eksikti, bazıları yarım kırılmıştı.Su bardağı devrilmişti; gece birinin panikle bir istediği belliydi.


Fatma Hanım bağırıyor:

"Emre! Yukarı çık!"


Emre aşağıda işlerle uğraşıyordu. Koşarak geldi. Odaya katılıyor, içeri girmiyor, çarşafa katılıyor.

"Anne...sizi ele geçirmediniz mi?"


Bu söz, Fatma Hanım'ın göğsüne oturduğu gibi oturdu.

“Ben sadece uyandıracaktım… uyumlu sandım…”


Emre hiç vakit kaybetmeden Elif'i kucağına aldı. O kadar hafifti ki sanki hayatı çekiliyordu.

Sokakta ambulans sesi yankılanınca komşular kapılara çıktı.


“Yeni gelin değil mi?”
“Kayınvalide çok sert derlerdi…”
“Daha bir gün bile olmadı…”

Fatma Hanım hepsini duydu ama artık en çok kendi iç sesi onu korkutuyordu.

BÖLÜM 2

Hastaneye vardıklarında Elif hemen acil servise alındı. Emre, üzeri kan lekeli kıyafetiyle saklanmıştı.

Fatma Hanım elindeki tesbihi sık sık aynı şeyi söylüyordu:

“Ben izin veririm… ben nasıl olabilirim…”

Emre ilk kez annesine öfkeyle baktı.

“Gecenin kalbinin kaydettiği var dedi.”

Fatma Hanım başını kaldırdı.

“Doktora'yı neden götürmedin?”

Emre'nin gözleri doldu.

“Sabah bakarız dedim… ev işi var dedik…”

Sessizlik aralarına duvar gibi girdi.

Bir süre sonra doktor çıkışı çıktı.

“Hasta yakını kim?”

“Benim.”

“Çok fazla kan kaybı var. Durumu kritik ama tedavi uyguladık.”

Emre nefessiz kaldı.

“O iyi olacak mı?”

Doktor ağır bir nefes aldı.

Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.
Reklamlar