5 Yıl Sonra, Aynı Doğum Lekesine Sahip

On beş yıl önce, canımdan çok sevdiğim oğlum Can'ı toprağa verdim. Henüz dört yaşındaydı. Küçücük bedeni bir tabutun o soğuk ağırlığını taşıyamayacak kadar narindi. Bana bunun ani bir enfeksiyon olduğunu, böyle nadir talihsizliklerin yaşanabildiğini söylediler. Gözyaşları içinde, ne olduğunu bile okuyamadığım kağıtları imzaladığımı hatırlıyorum. "Onu yaşarken olduğu gibi hatırlaman daha iyi" diyerek cansız bedenine uzun süre bakmama bile engel oldular. Ben de dediklerini yapmaya çalıştım.

Cenazeden sonra hayat durmadı, sadece daha sessiz ve yapayalnız bir hal aldı. Yıllar sonra başka bir şehre taşınıp sıfırdan başladım. Kimsenin adımı veya geçmişimi bilmediği, işlek bir caddedeki küçük bir kafede işe girdim. Yoldan geçen bir çocuğun gülüşünü her duyduğumda paramparça olmamayı zamanla öğrendim.

Ama bazı şeyler hafızanıza kazınır ve sizi asla terk etmez. Tıpkı oğlumun yüzünde, sol yanağının tam ortasındaki o düzensiz kenarlı, küçük, oval doğum lekesi gibi... Eskiden her gece uyumadan önce tam o lekenin üzerinden öperdim.

Düne kadar bunu yıllardır düşünmemiştim.

Sıradan, yoğun bir öğleden sonraydı. Müşteri seslerinin birbirine karıştığı o karmaşada kafeye on dokuz, yirmi yaşlarında bir genç girdi. İlk bakışta hiçbir sıra dışı hali yoktu. Kasaya yanaşıp "Sadece sade bir kahve," dedi. Başımı sallayıp kahve makinesine döndüğümde... İşte o an gördüm.

Başını hafifçe yana çevirdiğinde yüzüne vuran ışıkla birlikte... Oradaydı. Tamamen aynı iz. Aynı şekil. Yüzündeki o aynı yer.

Ellerim buz kesti. Bir an nefes alamadım. İçimden "Hayır, sadece bir tesadüf," diye tekrarladım. İnsanların yüzlerinde doğum lekeleri olurdu, bu normaldi. Titreyen ellerimi dizginlemeye çalışarak kahveyi doldurdum ama bir türlü gözlerimi onun yüzünden alamıyordum.

Bardağı uzattığımda parmaklarımız birbirine değdi. Başını kaldırıp gözlerimin ta içine baktı. Yüzündeki ifade bir anda değişti. Önce bir kafa karışıklığı, ardından o tuhaf tanıma hissi... Hafifçe kaşlarını çattı ve gözlerini kısarak şu sözleri fısıldadı:

"Bir dakika... Ben senin kim olduğunu biliyorum."

Ve o saniye, 15 yıldır ardına sığındığım tüm o acı gerçekler yerle bir oldu.

Zaman, o küçük kafenin içinde adeta asılı kaldı. Nefesim boğazıma düğümlendi. Elimdeki karton bardak kayıp yere düştü, sıcak kahve beyaz fayanslara yayıldı ama ne ben ne de o umursadık. Etraftaki o uğultu, kahve makinesinin buhar sesi, insanların telaşlı konuşmaları... Her şey bir anda silinip gitti. Geriye sadece onun gözleri ve sol yanağındaki o tanıdık iz kaldı.

"Ne... Ne dedin sen?" diye fısıldayabildim güçlükle. Sesim sanki bana ait değilmiş gibi, titrek, boğuk ve çok uzaklardan geliyordu.

Genç adam, gözlerini benden bir an bile ayırmadan elini ceketinin iç cebine attı. Titreyen parmaklarıyla eski, kenarları yıpranmış, yılların yorgunluğunu taşıyan bir fotoğraf çıkardı ve tezgahın üzerine, tam önüme koydu.

Gözlerim fotoğrafa kaydığında kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi çarpmaya başladı. O fotoğrafta ben vardım. Gençtim, gözlerimin içi gülüyordu ve kucağımda... Kucağımda sol yanağında o eşsiz doğum lekesi olan dört yaşındaki oğlum, Can vardı.

"Bu..." dedim, kelimeleri zar zor toparlayarak. "Bu fotoğraf senin eline nasıl geçti?"

"Beni büyüten aile..." diye söze başladı. Sesi titriyordu, gözleri çoktan dolmuştu. "Bana her zaman evlatlık olduğumu söylediler ama detayları asla anlatmadılar. Geçen ay, beni büyüten annem amansız bir hastalığa yenik düşmeden hemen önce beni yanına çağırdı. Bana bu fotoğrafı verdi ve ağlayarak yıllarca sakladığı o korkunç gerçeği itiraf etti."

Tezgahın arkasından nasıl çıktığımı, onu kolundan tutup kafenin en arka köşesindeki boş masaya nasıl götürdüğümü hatırlamıyorum bile. Karşı karşıya oturduğumuzda, aramızdaki o on beş yıllık devasa uçurum sanki küçük bir masanın genişliğine sığmıştı.

"Hangi gerçek?" diye sordum, ellerimle masanın kenarlarını sıkıca kavrayarak. "Senin öldüğünü söylediler bana! Seni kendi ellerimle toprağa verdim ben!" Gözyaşlarım artık yanaklarımdan sel olup süzülüyordu.

Derin, titrek bir nefes aldı. "Bana verilen isimle Burak..." dedi. "Ama o fotoğraftaki çocuğun, yani benim gerçek adımın Can olduğunu biliyorum. Annem, yani beni büyüten kadın, tıbben çocuk sahibi olamıyormuş. Babam ise çok varlıklı, nüfuzlu bir adamdı. On beş yıl önce o malum hastaneye gitmişler. O dönemki başhekim, onlara çok yüklü bir bağış karşılığında küçük bir çocuk bulabileceğini söylemiş."

Duyduklarım karşısında kanım dondu. O gece, hastanenin soğuk, florasan ışıklı koridorlarında bana acı haberi veren, "Cansız bedenine fazla bakma, aklında yaşarken olduğu gibi kalsın" diyen o merhametli görünümlü doktorun yüzü zihnimde şimşek gibi çaktı. Gözyaşlarımın arasında, kederden ne okuduğumu bile bilmeden bana alelacele imzalattığı o sayısız evrak... Demek ki onlar ölüm belgesi değil, evlatlık feragatnameleri, hakkımdan vazgeçtiğimi gösteren sahte raporlardı! Benim acımdan, o anki çaresizliğimden ve şokumdan faydalanmışlardı gorsele ilerleyn devamı sonraki sayfada....

Reklamlar