O günden sonra hayattan uzaklaştım. Çocuk seslerinden kaçtım. Bir bebeğin ağlamasını duymak, göğsümde bir şeyleri parçalıyor gibiydi. Bayramlar, özel günler… hepsi cehenneme dönmüştü.
O salı günü, mahalledeki markette sıradaydım. Üzerimde eski paltom, omuzlarım çökmüş, alışveriş arabam sadece temel ihtiyaçlarla doluydu.
Önümde genç bir kadın vardı. Adının Zeynep olduğunu sonradan öğrendim. Üç çocuğu vardı: biri kucağında, biri eteklerine yapışmış, diğeri alışveriş arabasının kenarına tutunmuştu. Elinde bir kutu bebek maması vardı ve avucundaki bozuk paraları tek tek sayıyordu.
Arkasındaki insanlar sabırsızlanmaya başladı.
“CİDDEN ÜÇ ÇOCUĞUN VAR DA MAMA ALAMIYOR MUSUN?” diye tısladı bir kadın.
“PARALARI DAHA HIZLI SAY!” diye çıkıştı başka biri.
“HERKESİN İŞİ GÜCÜ VAR!”
Bir adam öne eğildi.
“ÜÇ ÇOCUĞU NASIL DOYURUYORSUN? BUNU HİÇ DÜŞÜNDÜN MÜ?”
Zeynep irkildi, kutuyu daha sıkı kavradı.
“Ben… ben sadece—”
“Sadece ne?” diye bağırdı biri.
“Herkesin zamanını mı çalıyorsun?”
“YA AL YA DA KENARA ÇEKİL!”
Midem düğümlendi. Onun ezilmesini izleyemezdim.
“Ben ödeyeceğim,” dedim, sesim titreyerek.
Market bir an sessizleşti.