“Onunla ilgili size anlatmam gereken bir şey var.”
Kapının eşiğinde donup kaldım.
Ve o an, yaptığım küçük bir iyiliğin… sandığımdan çok daha büyük bir şeye dokunduğunu hissettim.
Evin içindeki sessizlik, bazen en yüksek çığlıktan bile daha fazla can yakıyor. Duvarlardaki boşluklar, Murat’ın giderken götürdüğü tabloların değil, Arda’nın bir daha asla dolduramayacağı o devasa boşluğun simgesiydi. Altı ay... Bir anne için zamanın durduğu, saatin yelkovanının kalbine saplandığı o süre.
Oğlum Arda’nın trafik kazasındaki kaybından sonra hayat benim için gri bir sis perdesinden ibaretti. Murat’ın “Bu hâlini izleyemiyorum,” diyerek kapıyı çekip gitmesi ise üzerine eklenen son toprak parçası olmuştu. Ben 36 yaşındayım ama ruhum yüzyıllık bir yorgunluk taşıyor. Çocuk seslerinden, parklardan, hatta marketlerdeki bebek bisküvilerinden bile kaçıyordum. Çünkü her çocuk sesi, Arda’nın yarım kalan gülüşünü hatırlatıyordu.
O salı günü, mutfakta bir dilim ekmek bile kalmadığını fark edince mecburen dışarı çıktım. Hava soğuktu, gökyüzü benim içim gibi bulutlarla kaplıydı. Mahalledeki o büyük markete girdiğimde tek amacım hızla ihtiyaçlarımı alıp eve, o güvenli sessizliğime dönmekti. Ama kaderin benim için başka planları vardı.
Kasa sırasında beklerken önümdeki kadını fark etmemek imkânsızdı. Zeynep... Solgun yüzü, titreyen elleri ve etrafında pervane olan üç küçük çocuğuyla hayatın tüm yükünü omuzlamış gibi görünüyordu. Kucağındaki bebek huysuzlanıyor, yanındaki küçük kız ise annesinin eteğine asılmış sessizce bir şeyler fısıldıyordu. Zeynep’in önündeki bantta sadece tek bir kutu bebek maması ve birkaç parça ekmek vardı.
Kasiyer fiyatı söylediğinde Zeynep avucundaki bozuk paraları tezgâha döktü. Tek tek, titreyerek saymaya başladı. Arkadaki kalabalık ise merhametten nasibini almamış bir öfkeyle homurdanmaya başladı.
“Hadi ama! Altı üstü bir mama, neyi bekliyoruz?” diye bağırdı arkadan şık giyimli bir kadın.
Zeynep’in yanakları utançtan kızardı. “Çok özür dilerim, hemen bulacağım...” dedi sesi titreyerek.
“Üç çocuk yapmayı biliyorsun ama mama alacak paran yok mu? Kenara çekil de işimiz görülsün!” Bu kez önde bekleyen bir adamdı konuşan. Sözleri zehir gibiydi.
O an, içimde aylardır uyuyan o kor alevlendi. Kendi acımla boğuşurken, başkasının çaresizliğinin bir linçe dönüşmesine seyirci kalamazdım. Arda’yı koruyamamıştım ama bu kadını koruyabilirdim.
“Ben ödeyeceğim,” dedim. Sesim, kendi kulağıma bile yabancı gelecek kadar kararlıydı