Eğer gerçekten beni ölümüme görmek istiyorsan, beni oğlumun yanına göm… ama önce şu tabutu açın! Hacer Hanım’ın çığlığı, cenaze evinin sessizliğini ikiye böldü. 68 yaşındaydı; aceleyle toparlanmış gri saçları, uzun yolun tozunu taşıyan ayakkabıları ve tek bir düşünceyle ülkenin bir ucundan diğerine gelmiş bir annenin kızarmış gözleri vardı: tek oğlu Kerem’e veda etmek. Kimse kıpırdamadı. Karşısında, kapalı tabut beyaz çiçekler, pahalı çelenkler ve yas varmış gibi görünen ama aslında yapay duran bir müzik eşliğinde duruyordu. Yan tarafta, siyahlar içinde kusursuz görünen Elif vardı; dudakları sıkı, bakışları sertti. Kerem’in eşiydi. —Lütfen burada olay çıkarmayın teyze —dedi Elif alçak sesle—. Kerem artık huzur içinde. Hacer Hanım ona sanki ağır bir hakaret duymuş gibi baktı. —Huzur mu? Bana oğlumun yasını nasıl tutacağımı söyleyen sen de kimsin? Salonda rahatsız bir uğultu yayıldı. Az sayıda kişi vardı: cenaze hizmetlerinden çalışanlar, üniversiteden iki eski arkadaşı ve sürekli saatine bakan bir avukat. Hiçbiri, merhumun annesinin neden davetsiz ve geç geldiğini anlayamıyordu. Ama Hacer Hanım anlıyordu. Çünkü ona kimse haber vermemişti.