O an salonun içindeki uğultu kesildi.
Elif sahnenin kenarına yürüdü. Elinde ince bir dosya vardı. Dosyayı açmadı, sadece kaldırdı.
“18 yıl önce hastaneden çıktığında, hiçbir zorunluluk yoktu. Hiç kimse seni tutmadı. Hiç kimse bizi senden saklamadı.”
Ceyda bir adım geri gitti.
“Yalan,” dedi ilk kez mikrofonu elinden sıkı tutarak. “Babanız sizi benden aldı. Ben aradım. Engel oldular.”
Zeynep başını yavaşça salladı.
“Hayır.”
Tek kelimeydi ama salonda yankı gibi dolaştı.
O anda Elif dosyayı açtı. İçinden resmi belgeler, hastane kayıtları ve noter evrakları görünüyordu.
“Mahkeme kayıtları,” dedi Elif. “Terk ettiğine dair imzan var. İki kez gelmişsin. İkisinde de bizi görmeyi reddetmişsin.”
Ceyda’nın eli titremeye başladı. Mikrofonu düşürmemek için zor tuttu.
Ben hâlâ yerimde oturuyordum. İçimde yıllardır bastırdığım şeyler aynı anda çözülüyordu. Öfke değil. Daha çok yorgunluk.
Elif kalabalığa döndü.Bize bir şey daha söylendi. Babamızın kötü olduğu… bizi senden uzaklaştırdığı.”
Bir an bana baktı.
“Bu doğru değil.”
Kalabalık tamamen sessizdi.
Zeynep sahnenin diğer ucuna yürüdü. Ceyda iki kutuyu hâlâ uzatmış halde duruyordu.
Zeynep kutulara bakmadı bile.
“Biz seni tanımıyoruz,” dedi. “Ama onu tanıyoruz.”
Beni işaret etti.
O an salonun içinden birinin iç çektiğini duydum.
Zeynep devam etti:
“Bizi büyüten kişi o. Uykusuz geceleri o yaşadı. Hastalandığımızda başımızda o vardı. Mezuniyet elbiselerimizi o seçti. İlk adımlarımızı o tuttu.”
Ceyda’nın yüzü bembeyaz olmuştu.
“Bu mümkün değil…” diye mırıldandı.
Elif mikrofonu tekrar aldı.
“Sen gittin. Ama o kalmayı seçti.”
Bir sessizlik daha.
Sonra Elif sahnede Ceyda’ya yaklaşmadan konuştu:
“Bize bir ‘hediye’ getirdiğini söylediler.”
Ceyda hemen toparlandı