Mektubu göğsüme bastırdım ve hıçkırıklara boğuldum. Bütün o acılı aylar, hastane koridorlarındaki çaresizliğim, annemi toprağa verdiğim o soğuk gün... Hepsi bir anda içimden boşalıyordu. Ama bu kez hissettiğim şey sadece keder değildi; muazzam bir sevgi, şefkat ve umuttu.
Eren yerinden kalkıp yanıma geldi. Tıpkı bir abinin yapacağı gibi, güçlü kollarıyla bana sarıldı. O an, annemin ölümünden beri ilk defa kendimi güvende hissettim.
"Artık yalnız değilsin," diye fısıldadı saçlarımı okşarken. "O yemeği sadece bu gece değil, her yılbaşı benim evimde, büyük bir sofrada birlikte yiyeceğiz. Annenin tenceresiyle."
O gece çamaşırhanenin o soluk ışıkları altında, masanın üzerine serdiğimiz o folyoya sarılı yemeği birlikte yedik. Annemin fırında nar gibi kızarttığı tavuk, patates püresi... Gözyaşlarımız gülümsemelerimize karışıyordu. Annem bedenen aramızdan ayrılmıştı belki ama sevgisi öylesine büyüktü ki, ölümünden sonra bile beni o çamaşırhanede bulmuş ve bana yepyeni bir aile hediye etmişti.
Ve ben artık biliyordum; ne olursa olsun, annemin o sıcak ve şefkatli elleri hayatım boyunca hep omuzlarımda olacaktı.