İKİNCİ BİR TABAK

Elimdeki sıcak yemek dolu tencereyi düşürmemek için plastik masalardan birine tutundum. Çamaşırhanenin soluk, beyaz floresan ışığı altında duran Eren’e bakıyordum. Üzerindeki o şık, lacivert takım elbise, kusursuz taranmış saçları ve elindeki o zarif beyaz zambaklar... O, yardıma muhtaç bir evsizden çok, başarılı bir iş adamına benziyordu.

"Lütfen, otur," dedi yavaşça, sesindeki o eski titrek, ürkek ton tamamen kaybolmuştu. Yerini kendinden emin ama bir o kadar da kederli bir ses tonu almıştı. Karşımdaki plastik sandalyeye yavaşça çöktüm. Gözlerimi ondan alamıyordum.

"Sen... Sen sokakta yaşamıyor muydun? Yani bunca yıl..." diye kekeledim.

Eren elindeki zambakları nazikçe masanın üzerine, annemin eski tenceresinin yanına bıraktı. Derin bir iç çekti. "Beş yıl öncesine kadar evet, sokaktaydım," diyerek söze başladı. "Ailemi, eşimi ve küçük kızımı korkunç bir yangında kaybettim. Hayatımı kaybetmedim belki ama ruhum o yangında onlarla beraber kül oldu. Yaşamak istemedim. Dünyanın en dibine, bu çamaşırhanenin o karanlık köşesine saklanıp ölümü bekledim. Ta ki annenle tanışana kadar."

Gözlerim dolmuştu. Annemin ona yemek getirdiğini biliyordum ama hikayenin bu kadar derin olduğunu hiç tahmin etmemiştim.
Reklamlar