Yeşim, zafer kazanmış bir edayla kızların ellerinden sımsıkı tuttu. Kızlarım arkalarına dönüp bana yaşlı gözlerle son bir kez “Anne, bizi bırakma!” dercesine bakarken, içim parçalanarak onların gidişini izledim. Ancak Yeşim’in bilmediği çok kritik bir detay vardı: Kızlarla gün boyu oynarken, saçlarını taradığım sırada ikisinin de fırçada kalan saç tellerini, ne olur ne olmaz diyerek cebimdeki bir mendilin içine saklamıştım.
Kreşten çıkar çıkmaz doğruca emniyete gittim. Şehrin en güvendiğim ve namuslu bilinen başkomiserine tüm hikayeyi, cebimdeki saç tellerini ve hastane geçmişimi anlattım. Başkomiser duydukları karşısında dehşete düştü. Hemen savcılıktan alınan acil kararla, o gece DNA testi için örneklerim laboratuvara gönderildi.
Beklediğim o yirmi dört saat, hayatımın en uzun, en azap dolu saatleriydi. Ve sonuç çıktığında, bilim içimdeki o kopmaz anne bağını kanıtlamıştı: O kızlar, yüzde 99.9 oranında benim öz kızlarımdı!
Ertesi sabah kreşin etrafı sivil polislerle çevrilmişti. Yeşim, lüks arabasından inip kızları içeri sokmaya çalışırken, bir anda etrafını saran polisleri gördüğünde neye uğradığını şaşırdı. Ben polis arabasının içinden her şeyi izliyordum. Kelepçeler bileklerine takılırken, o sahte ve kibirli duruşundan eser kalmamıştı.
Aynı saatlerde, başka bir şehirde izi sürülen eski kocam ve bu işe karışan hastane doktorları da tek tek gözaltına alındı. Hepsi o iğrenç insan kaçakçılığı ve evrakta sahtecilik ağının birer parçası olarak demir parmaklıkların ardına gönderildi.