Hepsini duyuyordum ama kulak ardı ediyordum. Çünkü o benim için sadece “eşimin annesi” değildi; evlatları için ellerinin nasırları sökülene kadar çalışmış, artık elleri titremeden bir bardak su bile içemeyen çaresiz bir kadındı.
Eşimin işi gereği sık sık İstanbul’a uzun vardiyalara gittiği dönemlerde küçük oğlum ve Fatma Teyze ile yalnız kalıyordum. Yemeğini pişiriyor, banyosunu yaptırıyor, ilaçlarını takip ediyor, geceleri nefes alıp almadığını kontrol etmek için defalarca uyanıyordum. Tam on iki yıl böyle geçti.
Bir gün tükenmişliğin verdiği yorgunlukla yatağının kenarında gözyaşlarına boğuldum: “Anne, ben sadece senin gelininiyim… Bazen gerçekten gücümün bittiğini hissediyorum.”