Ama koku çoktan oradaydı.
Keskin.
Ağır.
İnsanın içine işleyen türden.
İstanbul’un kenar mahallelerindeki çöp döküm alanı hiç uyumazdı.
Ve o da uyumazdı.
Ona Murat derlerdi.
Ama kimse onun gerçekten bu isim olup olmadığını bilmiyordu.
Hatta kendisi bile.
Çünkü on yıl önce…
Bir yol kenarında gözlerini açmıştı.
Hafızası yoktu.
Geçmişi yoktu.
Kim olduğunu bilmiyordu.
Sadece acıyı hatırlıyordu.
Sanki bütün hayatı tek bir darbeyle parçalanmış gibiydi.
O günden beri orada yaşıyordu.
Başkalarının attıklarıyla hayatta kalıyordu.
Kimsenin istemediğini yiyerek.
Kimsenin durmadığı yerde uyuyarak.
Ve “hiç kimse” olarak.
Ama o gün…
Kader ona bakmaya karar verdi.
Murat, yırtık çöp torbalarını karıştırırken bir ses duydu.
Zayıf.
Neredeyse yok gibi.
Durdu.
Kaşlarını çattı.
Tekrar dinledi.
Bir ağlama sesi.
O yer için fazla küçük.
Fazla kırılgan.
Fazla “yanlış”.
Kalbi hızlandı.
Nedenini bilmeden… sesin geldiği yere gitti.
Çöpleri ayırdı.
Atıkları itti.
Ve onu gördü.
Bir bebek.
Yeni doğmuş.
Terk edilmiş.
Sanki hiçbir şeymiş gibi oraya bırakılmış.
Bedeni soğuktu.
Titriyordu.