Oğlum ve Kızım Beni Huzurevine Bıraktı

Huzurevine vardığımızda çalışanlar beni güler yüzle karşıladı. Bana odamı gösterdiler. Oda temiz ve aydınlıktı. Pencereden küçük bir bahçe görünüyordu.

Ama insan bazen en güzel odada bile kendisini terk edilmiş hissedebiliyordu.

İlk gece uyuyamadım. Tavana bakıp çocuklarımı düşündüm. Baran’ın çocukken ateşi çıktığında başında sabaha kadar beklediğim günleri hatırladım. Selin’in okul gösterisinde elbiselerini kendi ellerimle diktiğim zamanı düşündüm. Yıllar boyunca onların başını okşayan ellerim şimdi battaniyenin üzerinde hareketsiz duruyordu.

Ertesi sabah bahçeye çıktım.

Orada yetmişli yaşlarında, güler yüzlü bir adamla tanıştım. Adı Kemal’di.

Kemal Bey her sabah bahçedeki çiçeklerle ilgileniyordu. Elindeki küçük makasla kuruyan dalları kesiyor, sonra çiçekleri suluyordu.

“Çiçeklerle konuşuyor musunuz?” diye sordum.

Gülümsedi.

“Bazen insanlar dinlemiyor. Çiçekler hiç olmazsa susup dinliyor.”

İlk kez uzun zamandır içtenlikle güldüm.

Günler geçtikçe Kemal Bey ile yakın arkadaş olduk. Kahvaltılarda sohbet ediyor, bahçede yürüyüş yapıyor, eski günlerimizi birbirimize anlatıyorduk. Onun da çocukları vardı ama onlar da nadiren arıyordu.

Bir gün bana, “İnsan yaşlanınca en çok neyi kaybetmekten korkar biliyor musun?” diye sordu.

“Sağlığını mı?”

“Hayır,” dedi. “Gerekli olduğunu hissetmeyi.”

Bu söz aklımda kaldı.

Ertesi gün huzurevinin mutfağında çalışan genç kızın ağladığını gördüm. Adı Duru’ydu. Yanına oturup neden ağladığını sordum. Annesini kaybettiğini ve evde yalnız yaşayan babasının da hastalandığını anlattı.

Onu dinledim. Sonra elini tuttum.

“Bazen insanın ihtiyacı olan şey para değil,” dedim. “Birinin yanında olduğunu bilmek.”

Duru o günden sonra sık sık yanıma gelmeye başladı.

Bir süre sonra huzurevindeki diğer yaşlılarla da ilgilenmeye başladım. Birinin saçını tarıyor, birinin mektubunu okuyordum. Doğum günü olanlara küçük kutlamalar düzenliyordum. Bahçedeki çiçeklerin bakımını Kemal Bey ile birlikte üstlenmiştik.
Reklamlar