Zeynep’in başı öne düştü, göz pınarlarında biriken yaşlar yanaklarından süzülürken elbisesinin üzerine birer damla leke gibi düştü. Hasan, salonun en arkasında, eski ceketiyle kızını izlerken kalbinin ortasına bir bıçak saplandığını hissetti. Oraya gidip kızına sarılmak istedi ama ayakları sanki yere çivilenmişti. Sevgi Hanım’ın küçümseyen gülüşü, salondaki pahalı parfüm kokularına karışırken, büyük meşe kapılar sertçe açıldı. İçeriye, üzerinde üniformasıyla, omuzlarındaki rütbeleri parlayan Emniyet Müdürü Kenan Bey girdi. Yanında iki polis memuru daha vardı. Salon bir anda derin bir sessizliğe büründü. Herkes bir asayiş olayı olduğunu ya da birinin başının belada olduğunu düşündü. Sevgi Hanım, hemen tavrını değiştirip yapmacık bir nezaketle Kenan Bey’e doğru yürüdü. ‘Müdür Bey, hoş geldiniz! Bir sorun mu var yoksa bir kutlama için mi buradasınız?’ diye sordu Sevgi Hanım, sesindeki o iğrenç yalakalıkla. Kenan Bey, kadının yüzüne bile bakmadan doğrudan Zeynep’e doğru ilerledi. Genç kızın önünde durdu ve gözlerinin içine baktı. Ardından, salondakilerin hayret dolu bakışları arasında, Zeynep’in önünde hafifçe eğilerek selam verdi. ‘Bu elbise,’ dedi gür bir sesle, ‘hayatımda gördüğüm en değerli, en kutsal kıyafet.’ Herkes şaşkınlıktan birbirine bakarken, Kenan Bey cebinden eski, sararmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta, bir trafik kazası mahalli ve paramparça olmuş bir araç vardı. ‘On yıl önce,’ diye devam etti Kenan Bey, sesi titreyerek. ‘Henüz genç bir trafik polisiyken, yağmurlu bir gecede bir kazaya gittim. Bir kadın, o aracın içinde son nefesini veriyordu. Elimi tuttu ve bana dedi ki; ‘Kızım Zeynep’e söyle, annesi onu hep çok sevecek.