Ona bu dünyada bırakabileceğim tek şey, sandığımdaki gelinliğimdir. Onu babasıyla birlikte bir gün mezuniyetinde giydirsin.’ O gece o kadının başında bekleyen ve ona söz veren o polis bendim. Yıllardır o küçük kızı ve babasını arıyordum. Bugün, sosyal medyada paylaşılan bir mezuniyet fotoğrafında o elbiseyi, o dikişi gördüğüm an tanıdım. Çünkü o dikişler, bir babanın kızına olan aşkıyla ve bir annenin son arzusuyla atılmıştı.’ Salon adeta bir mabede dönüştü. Kimse nefes bile almıyordu. Kenan Bey, arkadaki Hasan’ı gördü ve eliyle onu yanına davet etti. Hasan, titreyen adımlarla kürsüye, kızının yanına yürüdü. Kenan Bey, Hasan’ın nasırlı elini sıktı ve mikrofonu tekrar eline aldı. ‘Sevgi Hanım,’ dedi, öğretmene dönerek. ‘Siz marka dediniz, moda dediniz. Ama bu adamın ellerindeki nasırlar, bu kızın üzerindeki kumaşın onuru, sizin tüm maaşınızla alabileceğiniz her şeyden daha pahalıdır. Bu bir elbise değil, bu bir vasiyettir, bir aşktır. Siz ise bir öğretmen olarak sadece bir kumaş parçası gördünüz, ardındaki ruhu göremediniz.’ Sevgi Hanım’ın yüzü kıpkırmızı oldu, utancından yerin dibine girmek istiyordu ama kaçacak yeri yoktu. Salondaki öğrenciler, az önce gülenler de dahil olmak üzere, birer birer ayağa kalkmaya başladılar. Önce cılız, sonra gök gürültüsünü andıran bir alkış tufanı koptu. Zeynep, gözyaşları içinde babasına sarıldı. Hasan, hayatı boyunca taşıdığı o ağır yükün hafiflediğini hissetti. O an, Meryem’in de oralarda bir yerde, salonun tavanında süzülen o ışık hüzmelerinin arasında onları izlediğini biliyordu. Kenan Bey, ceketinin cebinden küçük bir kutu çıkardı. ‘Bu, o gece annenin boynunda olan ve kaza sırasında kopan kolye. Onu on yıldır senin için saklıyordum Zeynep.