Tabuttaki İhanet

"Benim adım Leyla," dedi kadın, koluma nazikçe girip beni fırının köşesindeki ahşap sandalyeye oturturken. "Ben, Ahmet'in kızıyım. Ama senin sandığın gibi bir ihanetin ürünü değilim."

Gözyaşlarım artık yanaklarımdan süzülüyordu. "Nasıl ihanet değil?" diye hıçkırdım. "Bana 53 yıl boyunca bir kızı olduğunu söylemedi! Bizim hiç çocuğumuz olmadı Leyla! Ben yıllarca kliniklerde, doktor kapılarında anne olabilmek için ağlarken, kocamın başka bir kadından çocuğu mu vardı?"

"Dur, lütfen dinle," diyerek sözümü kesti Leyla. Sesi o kadar yumuşak, o kadar Ahmet gibiydi ki içimdeki öfke fırtınası bir anlığına dindi. "Annem, babamın seninle tanışmadan çok önce, gençliğinde âşık olduğu kadındı. Ben doğarken annem vefat etmiş. Babam o dönem beş parasız, gencecik bir adam... Beni koruyamayacağını, bana bakamayacağını düşünmüş. Beni çok güvendiği, çocuğu olmayan uzak bir akrabasına evlatlık vermiş."

Leyla derin bir iç çekti, fırının camından dışarıya, uzaklara doğru baktı. "Sonra seninle tanışmış. Sana o kadar büyük, o kadar saf bir aşkla bağlanmış ki... Seninle evlendiğinde, geçmişinden gelen bu karanlık ve acı dolu sırrın senin o güzel kalbini inciteceğinden, onu terk edeceğinden korkmuş. Yıllar geçip de sizin çocuğunuz olmadığını öğrendiğinde ise gerçeği söylemek onun için artık imkânsız hale gelmiş. Kendi kanından bir çocuğu olduğunu sana söylerse, senin o evlat hasreti çeken yaralı kalbini paramparça edeceğini düşünmüş."

"Ama bir ikinci hayatı olduğunu söyledin..." dedim titreyen sesimle.

Leyla gülümsedi, bu kez gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Evet. Çünkü babam beni o aileye vermiş olsa da beni uzaktan izlemeyi, korumayı asla bırakmadı. Ben büyüdüm, kendi ayaklarımın üzerinde durmaya başladım, aşçılık okudum. Yirmi yıl önce beni buldu. Karşımda durup 'Ben senin babanım' dediğinde günlerce ağladık. Ama bana en başından şartını koşmuştu: 'Benim canımdan çok sevdiğim, melek gibi bir eşim var. Onun kalbini kırmaktansa ölmeyi tercih ederim. Benimle görüşebilirsin ama o asla bilmeyecek.' demişti."

Leyla elimi sımsıkı tuttu. "Bana bu fırını o açtı Emine teyze. Burası sadece bir fırın değil. Arkadaki odayı görmelisin."

Beni elimden tutup fırının arka tarafındaki küçük depoya götürdü. İçerisi un çuvallarıyla değil, anılarla doluydu. Duvarda, Ahmet'in benimle çekilmiş onlarca fotoğrafı, ikimizin gençlik halleri, çerçevelenmiş düğün davetiyemiz asılıydı. Odanın köşesindeki masanın üzerinde kalın, deri kaplı bir defter duruyordu.

Leyla defteri elime tutuşturdu. "O, ikinci hayatını beni senden gizlemek için değil; sana olan sadakatini ve sevgisini bana anlatmak için yaşadı. Buraya her geldiğinde bana seni anlatırdı. Senin ne kadar merhametli olduğunu, en sevdiğin çiçekleri, sabahları kahveyi nasıl içtiğini... O defterin her sayfası senin için yazıldı."

Titreyen parmaklarımla defterin ilk sayfasını açtım. Ahmet'in o inci gibi yazısıyla şu satırlar karşılıyordu beni:
Reklamlar