Gösterinin son şarkısı bittiğinde kopan alkış tufanı beni kendime getirdi. İnsanlar ayaklanıp sahneye doğru yönelirken, ben de oturduğum yerden fırladım. Çantamı koltuğun üzerinde unuttuğumun bile farkında değildim. Kalabalığı yara yara, insanlara çarparak ilerliyordum. Sesim çatallı, adımlarım dengesizdi. Sahnenin kenarındaki merdivenlere ulaştığımda öğretmenler çocukları kulise doğru yönlendiriyordu. O iki örgülü saçları, kırmızı elbiseyi aradı gözlerim. Yoktu. Panik, damarlarımdaki kanı dondurdu. Onu kaybetmemeliydim. Bu, yedi yıl sonra Aslı’ma dair bulduğum ilk ve tek izdi.
Kulise açılan kapıdan içeri daldım. İçerisi kostümlerini değiştiren çocuklar, onlara yardım eden veliler ve öğretmenlerle doluydu. Dar koridorda nefes nefese koşuştururken, gözyaşlarım artık yanaklarımdan süzülüyordu. Sonra onu gördüm. Koridorun sonundaki bankta oturmuş, ayaklarını sallayarak meyve suyu içiyordu. Yanında ise otuzlu yaşlarda, şefkatli bakışlara sahip bir adam diz çökmüş, onun ayakkabılarını bağlıyordu.
Titreyen adımlarla onlara doğru yaklaştım. Boğazımdaki yumru o kadar büyüktü ki konuşamayacağımdan korktum.
“Merhaba…” Sesim bir fısıltıdan farksız çıkmıştı.
Adam başını kaldırıp bana baktı. Yüzümdeki perişan ifadeyi görünce hızla ayağa kalktı. “Hanımefendi, iyi misiniz? Renginiz bembeyaz olmuş.”