Murat nazikçe başını salladı ve menüyü bana uzattı. Kerem sanki bir sır veriyormuş gibi eğilip fısıldadı. "Biliyor musunuz, isterseniz kreplerin içine çikolata parçacıkları koyuyorlar." "Öyle mi?" diye gülümsedim, ona ısınıyordum. "Bu konuda uzman gibisin." Bacaklarını sallayarak kıkırdadı. "Annem krep ve boyama kitaplarıyla yaşayabileceğimi söylüyor." İpek gözlerini devirdi. "Ve görünüşe bakılırsa çikolatalı sütle de. Bütün öğleden sonra yerinde duramayacak." "Öyle mi?"
"Benim oğlum da çikolatalı süte bayılırdı," dedim. "On sekiz yaşındayken bile Kerem, her akşam yemekten sonra bir bardak içerdi." Murat gülümsedi, sonra bana baktı. "Biz her Cumartesi buraya geliriz. Bu bir gelenek." Diğer ailelere, kendi sabahlarında kaybolmuş çiftlere baktım. Sonunda yine bir yere ait olduğumu hissettim. Kerem cebinden bir boya kalemi çıkarıp peçeteye bir şeyler karalamaya başladı. "Siz resim yapabiliyor musunuz Gül Öğretmenim?" "Yaparım. Ama pek iyi değilimdir." "Benim oğlum da çikolatalı süte bayılırdı."
Kıkırdadı. Baş başa verdik, yamuk yumuk bir köpek ve büyük sarı bir güneş çizdik. İpek bizi izliyordu, gardı yavaş yavaş düşüyordu. Bir süre sonra çay bardağını masanın üzerinden bana doğru kaydırdı. "Şekerli içiyordun, değil mi Gül Abla?" diye sordu. Başımı salladım, iki şeker karıştırırken ellerim biraz daha sabitti. Kerem gözleri parlayarak başını kaldırdı. "Gelecek Cumartesi de gelecek misiniz?" İpek'le göz göze geldim. Küçük, cesur bir gülümseme verdi. "Eğer istersen." "Gelecek Cumartesi de gelecek misiniz?"
"Evet," dedim. "Çok isterim." İlk defa, dünya birinin yeniden başlamasına izin veriyor gibiydi; tam orada, krepler, boya kalemleri ve ikinci şansların arasında. Artık yanımda her zaman oğlumdan yaşayan bir parça olacaktı. Ve Kerem koluma yaslanıp Ömer'in bir zamanlar sevdiği o aynı melodiyi mırıldanırken, kederin yeni bir şeye dönüşebileceğini biliyordum; her ikimiz için de yeterince parlak bir şeye. Artık yanımda her zaman oğlumdan yaşayan bir parça olacaktı.