Kerem başıyla onayladı. Meltem Hanım'ın onu yanıma yönlendirmesine izin verdi, küçük eli dinozorlu sırt çantasının askısını sıkıca kavramıştı. "Gül Hanım, bir saniye bakabilir misiniz?"
"Selam Kerem," dedim. "Aramıza katıldığın için mutluyuz." Kerem bir ayağından diğerine ağırlığını verdi, gözleri her yerde geziniyordu. Sonra başını yana eğdi, küçük ve dikkatli bir hareketle, yarım bir gülümseme sundu.
İşte o an gördüm. Sağ gözünün hemen altında hilal şeklinde bir doğum lekesi. Bedenim bunu zihnimden önce tanıdı; sanki keder, yüzleri okumayı öğrenmişti. Ömer'in de aynısından vardı, aynı yerde. Sağ gözünün hemen altında hilal şeklinde bir doğum lekesi.
Hareketsiz kaldım, hayatta kalmaya çalıştığım yılları geriye doğru saydım. Dengemi bulmak için elimi masaya dayadım. Yapıştırıcılar yere saçıldı. Elif çığlık attı: "Eyvah Gül Öğretmenim! Yapıştırıcılar!"
Zoraki bir gülümseme takındım. "Bir şey olmadı tatlım." Tekrar Kerem'e baktım, yüzünde bir işaret aradım: Bunun sadece bir tesadüf olduğunu söyleyecek bir şey... Ama o sadece gözlerini kırpıştırarak bana baktı, tıpkı Ömer'in dikkatle dinlerken yaptığı gibi başını yana eğdi.
"Eyvah Gül Öğretmenim! Yapıştırıcılar!" "Pekala arkadaşlar, gözler bende," diye seslendim, iki kez el çırparak. "Kerem, pencere kenarına oturmak ister misin?" Başını sallayıp yerine geçti. "Evet, öğretmenim."
Sesinin tonu göğsüme oturdu. Beş yaşındaki Ömer, kahvaltıda elma suyu istiyor gibiydi. Kendimi meşgul ettim: kağıtları dağıttım, hikayeler okudum ve temizlik şarkısını biraz detone mırıldandım. Eğer durursam beş yaşındaki çocukların önünde ağlamaya başlayabilirdim ve hangisinin beni daha çabuk mahvedeceğini bilmiyordum: onların acıması mı yoksa soruları mı? Kendimi meşgul ettim.