Eylül yüzümüze baktı.
“Niye ağlıyorsunuz?”
Ulaş çömeldi.
“Gel bakalım.”
Eylül yanımıza geldi.
Kâğıtları elimden almaya çalıştı.
“Bunlar benim mi?”
Ulaş bana baktı.
Artık saklamanın anlamı yoktu.
Ben de dizlerimin üzerine çöktüm.
“Evet.”
Eylül kaşlarını çattı.
“Kötü bir şey mi?”
“Hayır,” dedim hemen.
Sonra durdum.
Aslında ne iyi ne kötü olduğunu biliyorduk.
Bu sadece bir ihtimaldi.
Ulaş elini Eylül’ün omzuna koydu.
“Burada seni görmek isteyen bazı doktorlar var.”
Eylül şaşırdı.
“Bugün mü?”
“Evet.”
“Eve gitmiyor muyuz?”
Ulaş gülümsedi.
“Belki bir gün daha kalırız.”
Eylül birkaç saniye düşündü.
Sonra beklemediğimiz bir şey sordu.
“İyileşebilir miyim?”
Boğazım düğümlendi.
Ulaş hemen cevap vermedi.
Sonunda dürüstçe konuştu.
“Bilmiyoruz.”
Eylül başını salladı.
“Tamam.”
Şaşırdım.
“Tamam mı?”
“Evet.”
Sonra çocukça bir sakinlikle ekledi:
“Denemeden bilemeyiz.”
O gün hastaneye gittik.
Saatler süren tetkiklerden sonra doktor bizi küçük bir odaya aldı.
Tedavinin risklerini uzun uzun anlattı.
Hiçbir garanti yoktu.
Ama Eylül uygun bir adaydı.
Üç gün sonra ilk uygulama başladı.
Florida tatilimiz beş gün sürecekti.
Tam yedi hafta kaldık.
Bazı günler Eylül çok kötüydü.
Bazı günler hiçbir şey yemek istemedi.
Bir gece ateşi yükseldiğinde Ulaş koridorda duvara yaslanıp ilk kez benim yanımda ağladı.
“Onu kurtaramazsam ne yapacağım?” dedi.
Elini tuttum.
“Sen onu kurtarmaya çalışıyorsun. Bir baba daha ne yapabilir?”