Bir akşam Eylül yanıma oturdu.
Uzun süre konuşmadık.
Sonra başını omzuma yasladı.
“Bana Irmak mı diyeceksin?” diye sordu.
Gözlerim doldu.
“Sen hangisini istiyorsun?”
Bir süre düşündü.
“Eylül olarak büyüdüm.”
Başımı salladım.
“O halde sen Eylül’sün.”
Bana baktı.
“Ama Irmak da bendim.”
Elini tuttum.
“Evet.”
Gülümsedi.
“Belki ikisi de olabilirim.”
O an anladım.
On yıl önce kaybettiğim dört yaşındaki küçük kız geri dönmeyecekti.
Çünkü zaman durmuş değildi.
O büyümüştü.
Başka anılar edinmiş, başka insanları sevmiş, başka bir isimle yaşamıştı.
Benim görevim onu geçmişe zorla geri çekmek değildi.
Onun bugünkü halini sevmekti.
Aylar sonra hayatımız yavaş yavaş yeni bir düzene girdi.
Eylül haftanın bazı günlerini bizimle geçiriyor, bazı günlerini ise onu büyüten ailesiyle kalıyordu.
Kolay değildi.
Bazen ağladık.
Bazen tartıştık.
Bazen birbirimize nasıl davranmamız gerektiğini bilemedik.
Ama hiçbirimiz onu yeniden kaybetmek istemiyorduk.
Bir gün bahçede otururken Eylül bana eski bir fotoğraf albümü getirdi.
Irmak’ın çocukluk fotoğraflarını uzun uzun inceledi.
Sonra dört yaşındayken salıncağın önünde çekilmiş fotoğrafı gösterdi.
“Bunu hatırlamıyorum,” dedi.
“Hatırlamak zorunda değilsin.”
Fotoğrafı kapatıp bana sarıldı.
“Belki bir gün hatırlarım.”
Onu sımsıkı tuttum.
On yıl boyunca kızımı bulduğum gün her şeyin eskisi gibi olacağını düşünmüştüm.
Ama yanılmışım.
Bazı şeyler eskisi gibi olmaz.
Ve belki de olması gerekmez.
Çünkü bazen mucize, kaybettiğin şeyi olduğu haliyle geri almak değildir.
Mucize, yıllar sonra karşına bambaşka biri olarak çıkan sevdiğin insanı yeniden tanımayı, yeniden sevmeyi ve onun değişmiş haline de kalbinde yer açmayı öğrenmektir.