Ben o sırada Eylül’ü göğsüme bastırmıştım.
Şahin bana baktı.
Gözlerinde suçluluk vardı.
Kırk altı yıldır taşıdığıtürden bir suçluluk.
“Bunu artık anlatmalıyız, Naciye,” dedi.
Başımı yavaşça salladım.
Burçin bana döndü.
“Neyi anlatmalısınız?”
Cevabı ben verdim.
“Babanız ölmeden birkaç ay önce ağır bir hastalığı olduğunu öğrenmişti.”
Sinan kaşlarını çattı.
“Bunu zaten biliyoruz.”
“Hayır,” dedim. “Siz hikâyenin yalnızca yarısını biliyorsunuz.”
Rauf, hastalığının hızla ilerlediğini öğrendiğinde çocuklarımız henüz küçüktü. Doktorlar birkaç ayı kaldığını söylemişti.
O günlerde tıp bugünkü kadar ilerlemiş değildi ama bazı özel klinikler erkeklerden üreme hücrelerini dondurarak saklamaya başlamıştı.
Rauf ölmeden önce böyle bir işlem yaptırmıştı.
Burçin gözlerini büyüttü.
“Babam…?”
“Evet.”
Salon yeniden uğultuyla doldu.
Hâkim eliyle sessizlik istedi.
Şahin söze girdi.
“İşlemi ben organize ettim. O dönem çalıştığımız şirketin bağlantıları vardı. Rauf, gelecekte tıp gelişirse Naciye Hanım’ın bir gün yeniden çocuk sahibi olabilme ihtimali olsun istemişti.”
Sinan öfkeyle güldü.
“Bu saçmalık! Kırk altı yıl boyunca mı saklandı?”
“Evet,” dedi Şahin.
Sonra masadaki belgelerden birini gösterdi.
“Depolama kayıtları burada. Numunelerin yıllar boyunca farklı laboratuvarlara aktarılma kayıtları da mevcut.”
Burçin’in avukatı hemen ayağa kalktı.
“Sayın hâkim, bunların sahte olup olmadığını bilmiyoruz.”
Hâkim sakin bir sesle cevap verdi.
“Bunu bilirkişi incelemesi belirler.”
Şahin cebinden başka bir zarf çıkardı.
“Buna gerek kalmayabilir. Bağımsız DNA laboratuvarının raporu da burada.”
Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı.
O raporun sonucunu biliyordum.