Adımları o kadar tanıdıktı ki, kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Titreyen elleriyle paltosunun cebinden o tanıdık, tek beyaz gülü çıkardı. Usulca Tarık’ın mezarına yaklaştı, gülü başucuna bıraktı ve aniden dizlerinin üzerine çökerek mermer taşa sarıldı. Başındaki şal geriye doğru kaydığında, gördüğüm yüz karşısında ayaklarım yere çivilendi. Nefesim boğazımda düğümlendi. Bu kişi, yirmi yıllık en yakın dostum, can yoldaşım Banu'ydu! "Neden?" diye hıçkırıyordu Banu, sesi sabahın sessizliğinde acı bir feryat gibi yankılanıyordu. "Neden beni bırakıp gittin Tarık? Hani o gün her şeyi arkamızda bırakıp gidecektik? Selma'ya gerçeği söyleyecektin, biletlerimiz bile hazırdı... O lanet olası kazada neden ben de senin yanında değildim? Sensiz nefes alamıyorum sevgilim..." Duyduklarım beynimde art arda patlayan şarapneller gibiydi. Dünya etrafımda fırıldak gibi dönmeye başladı. Kocamın bana ihanet etmesi, yıllarca beni ayakta uyutması elbette ki kalbime saplanan zehirli bir bıçaktı. Ama asıl yıkım, asıl nefesimi kesen ve beni paramparça eden şey bu ihanetin kiminle yapıldığıydı. O kaza günü Tarık iş seyahatine değil, Banu ile kaçıp yeni bir hayat kurmaya gidiyormuş! Artık saklandığım yerde kalamadım. Kurumuş yaprakların üzerinde hışırdayan adımlarla ona doğru yürüdüm. "Banu..." diye fısıldadım buz gibi bir sesle..