Annemin yüzü büküldü. Ağlamaya başladı. İlk kez. Gerçekten, sessizce, utanır gibi.
Ayşe bir adım attı. “İsterseniz biraz su alayım,” dedi.
Annem gözyaşlarını silip Ayşe’ye baktı. Üç yıl önceki o kibirli bakış yoktu. Sadece şaşkınlık ve… sanki kırılmış bir şeyin mahcubiyeti.
“Sen…” dedi annem, sesi çatallandı. “Sen nasıl… nasıl böyle durabiliyorsun? Ben seni küçümsedim. Oğlumu… oğlunu…”
Ayşe gözlerini kaçırmadı. “Beni küçümsediniz, evet,” dedi. “Ama ben sizinle savaşmak için gelmedim bu hayata. Benim savaşım zaten başka yerlerdeydi. Gece vardiyalarında, hastane koridorlarında, borç hesaplarında… Benim istediğim tek şey evimde huzurdu.”
Annem başını eğdi. Uzun süre öyle kaldı.
Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Çantasından küçük, eski bir zarf çıkardı. Kenarları yıpranmıştı. Zarfı iki eliyle tuttu, sanki içindekini söylerse dağılacakmış gibi.
“Benim annem…” diye başladı, sesi titriyordu. “Ben çocukken… beni de hiç ‘çocuk’ gibi görmedi. Ben de onun yatırımiydım. Varlıklıydık ama evimiz soğuktu. Şefkat yoktu. Ben de bunu normal sandım. Sana da… aynı dili konuştum.”
Zarfı açtı. İçinden sararmış bir fotoğraf çıktı. Genç bir kadın, sert bakışlı, yanında küçük bir kız çocuğu… Annemdi o çocuk.
“Ben hep güçlü olmanın, kontrol etmenin sevgi olduğunu düşündüm,” dedi. “Ama bugün… senin evine girdim. Baktım. Bu evde parıltı yok, ama sıcaklık var.”
Kurabiyelere uzandı. Bir tane aldı. Isırdı. Gözleri yeniden doldu.
“Ve o çocuk…” dedi. “Kerem… bana bir şey hatırlattı. Benim hiç yaşayamadığım bir şeyi.”
“Ne?” dedim.
Annem bana baktı. “Birinin ‘baba’ demesinin ne demek olduğunu,” dedi. “Benim babam da vardı ama… hiç yoktu.”
O an, annemin bütün öfkesi değil… bütün yalnızlığı konuşuyordu.
Derin bir nefes aldı, sanki yıllardır taşıdığı bir yükü indiriyormuş gibi.
“Ben hata yaptım,” dedi. “Seni kaybettim. Ve kendimi… senin mutlu olamayacağına ikna ederek avuttum. Çünkü sen mutlu olursan, benim yaptığım her şeyin yanlış olduğunu kabul etmem gerekecekti.”
O cümle, evin içine ağır bir taş gibi düştü. Ayşe’nin eli, yavaşça benim elimin üzerine geldi. Sessizce.
Annem gözlerini sildi. Sonra, titreyen bir sesle ekledi:
“Beni affetmeni istemeye hakkım var mı bilmiyorum. Ama… eğer izin verirsen… en azından torununu… Kerem’i tanımak istiyorum.”
Ben bir an cevap veremedim. İçimde üç yılın kırgınlığı, bir anda kapıya yığılan bir dalga gibi kabardı. Onun sözleri, beni geçmişe çekti: “Bir daha benden hiçbir şey isteme.”
Ama sonra aklıma Kerem geldi. “Baba” dediği günkü masumluğu. Bir evin içini dolduran sevginin, intikamdan daha güçlü olduğunu.
Ayağa kalktım. Kerem’in odasının kapısına yürüdüm, kapıyı araladım.
“Kerem,” dedim. “Gel bakalım.”
Kerem, elinde lego parçasıyla koşarak geldi. Gözleri meraklıydı.
“Baba?” dedi