"Bu... Bu ne demek?" diye kekeledi Burak. Sesi mikrofonun çok yakınında olduğu için tüm bahçede yankılanmıştı.
"Ne demek olduğunu sen çok iyi biliyorsun Burak," dedim mikrofonu dudaklarıma daha da yaklaştırarak, herkesin duyabileceği o soğuk ve net sesimle. "Benim hamileliğim aylar süren gizli bir tüp bebek tedavisi ve tıbbi destek sayesinde olmuştu. Çünkü senin asla çocuğun olamayacağını doktorlar ikimizin de yüzüne söylemişti. Ben senin eksikliğini sevgiyle örtbas ettim, sen ise bana ihanet ettin."
Sonra bakışlarımı dehşetten donakalmış o sahte geline çevirdim. "Şimdi bana söyle Ceren," dedim tüm bahçeyi inleten bir sesle. "Karnındaki o çocuğun asıl babası kim? Çünkü tıbben Burak olması imkansız."
Bahçede kopan o uğultuyu, çığlıkları ve kaosu kelimelerle tarif edemem. Leyla olduğu yere yığılırken, beni dedikodu malzemesi yapan o komşular dehşet içinde birbirlerine bakıyordu. Burak, hayatının en büyük yalanıyla, gururunun paramparça oluşuyla ve boynuna geçirilen o devasa ihanet boyunduruğuyla donakalmıştı. Gözyaşları içinde avazı çıktığı kadar Ceren'e bağırıyor, ondan hesap soruyordu. Ceren ise ağlayarak geri adım atıyor, elleriyle yüzünü kapatıyordu. Düğün pastası daha kesilmeden, o kusursuz sandıkları sahte hayatları yüzlerce kişinin gözü önünde un ufak olmuştu.
Mikrofonu yavaşça masanın üzerine bıraktım. Kimseye tek bir kelime daha etmedim. Arkamı döndüm ve o kır bahçesinden, başım her zamankinden daha dik, adımlarım her zamankinden daha sağlam bir şekilde çıktım. Benim bebeğim gitmişti, içimdeki o derin boşluk belki de ömrüm boyunca sızlayacaktı. Ama bana o acıyı yaşatanların cehennemi, tam da o gün, en mutlu sandıkları günlerinde başlamıştı. Ve ben, o cehennemin ateşini kendi ellerimle yakmış olmaktan büyük bir gurur duyuyordum.