Annemle babam bakıştılar. Özgüvenleri biraz sarsılmıştı. "Ne şartı?" diye sordu babam, sesi titriyordu.
"Çok basit," dedi Kerem. "Yıllardır bana olan davranışlarınız için sizden samimi bir özür bekliyorum."
Babam kısa bir nefes verdi, neredeyse gülecekti. "Bu mu yani? Tabii ki! Özür dilerim Kerem."
Annem hızla başını salladı. "Eğer söylediğimiz herhangi bir şey seni kırdıysa—"
"Eğer mi?" Bu kelime ağzımdan engel olamadan çıkıvermişti.
Annem yarım saniye duraksadı, sonra devam etti. "Kırıcı olmak istememiştik. Sadece şakaydı. Özür dileriz."
İşte buydu; on iki yıllık küçük acımasızlıklar, sessiz aşağılamalar ve ömrüm boyunca unutamayacağım o düğün konuşması, "Eğer öyle anladıysan" sığlığına indirgenmişti.
Kerem'e baktım. Çeki uzatıyordu ve buna izin veremeyeceğimi biliyordum. Öne uzanıp çeki elinden aldım.
"Hayır," dedim.
Üçü birden bana baktı. Annem gözlerini kırpıştırarak, "Ne demek hayır?" dedi.
"Ona 12 yıl boyunca hakaret edip, 12 saniyelik sahte bir özürle bu işi kapatamazsınız."
Babamın yüzü gerildi. "Ama onun istediğini yaptık ya!"
"Sırf istediğinizi almak için inanmadığınız bir şeyi aceleyle söylediniz."
Annemin sesi keskinleşti: "Burada çabalıyoruz!"
Babam arkasına yaslanıp sert bir nefes verdi. Sonra Kerem'e döndü; onun gibi adamların zemin kaybettiklerinde hep yaptıkları gibi muhatap değiştirdi.