Bu kez saklanmamıştı. Bir kahkahaya sarılmamış ya da bir şaka gibi yumuşatılmamıştı. Sadece dürüstçe söylenmişti. Saf ve gerçekti. Her zaman düşündükleri şeyi sonunda yüksek sesle söylemişlerdi.
12 yıl sonra ilk kez bakışlarımı kaçırmadım. Ayağa kalktım ve kapıyı işaret ettim. "İkiniz de gidin. Hemen."
Annem yalvaran bir sesle, "Lütfen, baban öyle demek istemedi," dedi.
"Hayır, tam olarak öyle demek istedi."
"Çok acımasızsın Jennifer." Babam parmağını bana salladı. "Bizimle eğleniyorsun."
"Başka bir yolu olmalı." Annem Kerem'e döndü. "Lütfen..."
Kerem başını salladı. "Karımın kararının arkasındayım."
Babam o an ayağa kalktı ve bir sonraki cümlesi ilişkimizdeki son bağın da koptuğu nokta oldu.
"Yarım boylu bir adamdan evin reisi olmasını beklememeliydim zaten. Karın senin iki katın boyundayken ona karşı durmak zor olsa gerek, ha?"
"DIŞARI!" diye bağırdım.
Annem, babamın sonunda çizgiyi aştığını fark etmiş olmalıydı. Yüzünde bir şeyler kılındı ama bu her zaman umduğum o pişmanlık değildi. Sadece tüm seçenekleri tükenmiş bir insanın bakışıydı. Babamın kolundan tutup onu dışarı çıkardı.
Arkalarına bakmadılar bile. Gittiler ve dış kapı öyle bir sessizlikle kapandı ki o odada söylenen her şeyden daha gürültülü geldi kulağıma.
Bir an ne Kerem ne de ben hareket ettik. Ev sessizdi. Dışarıda bir araba kapısının kapanma sesi duyuldu.
"Beklediğin gibi olmadı," dedim sonunda.
Kerem bana baktı, ifadesi düşünceliydi. Her zaman beni sakinleştiren o dinginliğiyle duruyordu.
"Hayır," diye itiraf etti. "Ama doğru olan buydu. Sen doğru olanı yaptın, her zaman yaptığın gibi."
Ve göğsümde bir şeylerin gevşediğini hissettim. Tam olarak bir rahatlama ya da zafer değildi bu. Sadece berrak bir netlikti; bir şeylerin yolunda olmadığı halde öyleymiş gibi davranmayı bıraktığınızda gelen o huzurlu netlik.
Çek hâlâ masanın üzerindeydi.
İkimiz de ona dokunmadık.