HAFTALAR SONRA MASAMDA BULDUĞUM O SIR DOLU MEKTUP…

Bu kelime beynimin kıvrımlarında, kalbimin odacıklarında yankılandı. Canım, kanım, biricik oğlum yaşıyordu!

"Sana şu an nerede olduğumu söyleyemem. Söylememeliyim. Çünkü babam o adamların onu daha da sıkıştırmasıyla çok daha tehlikeli bir psikolojiye girecek. Sigorta şirketinin ölümümü onaylayıp parayı ödemesi için yasal olarak belirli bir süre geçmesi gerekiyor. O parayı almasına asla izin verme anne. Hemen polise git. Bu mektubu onlara ver. İkinci telefonundaki kanıtların yedeklerini, evdeki çalışma odasında, kitaplıktaki o eski ansiklopedinin içine sakladığım flaş bellekte bulacaksın. Krokiyi mektubun arkasına çizdim. Onu hapse attır anne. O tamamen etkisiz hale geldiğinde, o parmaklıklar ardına kilitlendiğinde ve sen güvende olduğunda sana geri döneceğim. O zamana kadar çok güçlü ol. Benim için, benim hatıram için yıkılmış gibi yapmaya devam et, ona hiçbir şey belli etme. Seni canımdan çok seviyorum. Yakında, her şey bittiğinde yeniden sarılacağız."

Mektubu göğsüme, tam kalbimin üzerine bastırıp sarsılarak hıçkırıklara boğuldum. Ama bu seferki gözyaşlarım o boğucu kederden ya da çaresizlikten değil; umuttan, hayatta kalma güdüsünden ve içimde volkan gibi patlayan o korkunç öfkeden dökülüyordu.

Melek Hanım korkuyla ve endişeyle, "İyi misiniz? Lütfen söyleyin, okulun hemşiresini çağırayım mı? Bir ambulans isteyelim mi?" diye sordu.

Derin, buz gibi bir nefes aldım. Gözyaşlarımı elimin tersiyle kararlılıkla sildim. Haftalardır yatağından çıkamayan, zayıf, kederli, ayakta duramayan o kadın az önce bu sandalyede ölmüştü. Artık sadece oğlunu korumak ve aynı çatıyı paylaştığı o canavardan kan donduran bir intikam almak için nefes alan, tehlikeli bir anne vardı.
Reklamlar