Son sayfaya geldiğimde yazının karakteri değişiyordu. Titrek ve zor yazılmış satırlar, onun huzurevine yatmadan önceki son günlerine aitti:
“Kanser vücudumu sarıyor. Az zamanım kaldı. Annene verdiğim sözü bozmadan, kızımın gözlerinin içine son bir kez bakabilmek için ne yapabilirim? Onun bir huzurevinde gönüllü olduğunu öğrendim. Oraya gideceğim. Ama ona ‘Ben senin babanım’ diyemem. Beni reddetmesinden, geçmişin yüküyle onu incitmekten korkuyorum. Sadece kızı gibi davranmasını isteyeceğim. Bana son birkaç haftasında o sıcaklığını verirse, bu dünyadan huzurla göçebilirim.”
Kutunun altındaki zarfı çıkardım. İçinde, Necati’nin yıllar boyunca biriktirdiği tüm mal varlığını, kurduğu mimarlık şirketinin hisselerini ve inşa ettiği küçük bir deniz kenarı evini bana devrettiğini gösteren yasal belgeler vardı. Ama hepsinden önemlisi, zarfın içinden çıkan küçük bir mektuptu: