Kız kardeşimle yetimhanede ayrılmıştık

Bir mağazada birbirleriyle didişen kız kardeşler gördüğümde o sızıyı hissederdim. Sanki birisi onu silmiş ve üzerine yeni bir hayat yazmıştı. Bu sırada hayatım, her hayat gibi akıp gitti. Okulu bitirdim, çalıştım, çok genç yaşta evlendim, boşandım, taşındım, terfi aldım, hazır kahve yerine düzgün kahve içmeyi öğrendim. Dışarıdan bakıldığında; normal, biraz sıkıcı bir hayatı olan, işinde gücünde bir kadın gibi görünüyordum. İçeride ise kardeşimi düşünmeyi asla bırakmadım. Bir mağazada didişen kardeşleri gördüğümde o his yine gelirdi. Geçen yıla saralım. Kahverengi örgülü saçları olan ve ablasının elini tutan bir kız gördüğümde içim cız ederdi. Bazı yıllar internetten ve ajanslar aracılığıyla izini sürmeye çalıştım. Diğer yıllar ise aynı çıkmaz sokağa toslamanın acısıyla baş edemedim. O, yasını tam tutamadığım bir hayalet olmuştu. Geçen yıla saralım. Şirketim beni üç günlük bir iş gezisi için başka bir şehre gönderdi. Eğlenceli bir yer bile değildi; sadece ofis binaları, ucuz bir otel ve düzgün bir kahve dükkanının olduğu bir yer. İşte o zaman gördüm. İlk gecemde yiyecek bir şeyler almak için yakındaki bir markete girdim. Yorgundum, e-postaları düşünüyordum, sabah 7'ye toplantı koyan kişiye içimden söyleniyordum. Bisküvi reyonuna saptım. Orada dokuz ya da on yaşlarında küçük bir kız duruyordu; sanki hayatının en büyük kararını veriyormuş gibi ciddiyetle iki farklı bisküvi paketine bakıyordu. Yukarı uzanırken ceketinin kolu aşağı kaydı. İşte o zaman gördüm. Sanki bir duvara çarpmış gibi durdum. Bileğinde kırmızı ve mavi renklerden örülmüş ince bir bileklik. Sanki bir duvara çarpmış gibi durdum. Sadece benzer değildi. Aynı renkler. Aynı gevşek örgü. Aynı çirkin düğüm. Sekiz yaşımdayken yetimhaneye bir kutu el işi malzemesi gelmişti. Yığından biraz kırmızı ve mavi ip aşırmış, büyük kızların taktığı o "arkadaşlık bilekliklerinden" yapmak için saatlerce uğraşmıştım. Çocuğun bileğindeki bilekliğe bakakaldım. Eğri büğrü ve çok sıkı olmuşlardı. Birini kendi bileğime bağladım. Diğerini Merve’ninkine. "Beni unutma diye," demiştim ona. "Farklı ailelere gitsek bile." Gittiğim gün hâlâ bileğindeydi. Bu çocuğun bileğindeki bilekliğe bakakaldım. Parmaklarım, sanki vücudum onu yapışımı hatırlıyormuş gibi karıncalandı. "Onu kaybedemem yoksa annem ağlar." Bir adım yaklaştım. "Selam," dedim nazikçe. "Bilekliğin gerçekten çok havalıymış." Bana baktı; korkmuş değil, sadece meraklıydı. "Teşekkürler," dedi bilekliğini göstererek. "Bunu bana annem verdi." "O mu yaptı?" diye sordum, bir deli gibi görünmemeye çalışarak. Küçük kız başını salladı. Elinde bir mısır gevreği kutusuyla bir kadın bize doğru yürüyordu. "Küçükken özel birinin onun için yaptığını söyledi," dedi kız. "Şimdi de benim oldu. Onu kaybedemem yoksa ağlar." Boğazım düğümlense de buna hafifçe güldüm. "Annen burada mı?" "Evet," dedi reyonun ilerisini işaret ederek. "İşte orada." Baktım. Elinde bir mısır gevreği kutusuyla bir kadın bize doğru yürüyordu. Kadın kıza gülümsedi, sonra bana baktı. Koyu renk saçlarını toplamış. Ağır bir makyajı yok. Kot pantolon. Spor ayakkabılar. Otuzlu yaşların başı veya ortası. Göğsümde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Gözleri. Yürüyüşü. Etiketleri okurken kaşlarını hafifçe çatışı....
Reklamlar